RSS

Etiket arşivi: erkekler

bir daha olmaz

 

Koltuğun üzerinde yatan gri battaniyenin altında kalmış. İki sene öncesinin kışında annemin benim için aldığı gri battaniye. Yıkamaya kalktığımda gavur ölüsü gibi olan, yıkamaya olan niyetimden pişman ettiren. Halbukî görseniz uzaktan ve hatta dokunsanız yumuşaklığına hiç beklemezsiniz ondan o halleri. Çeker insanı kendine, dokunmadan duramazsınız. Dayanamayıp gölgesine girdiyseniz kaçışınız yoktur artık, teslim eder sizi uykuya. Boşadır direnişleriniz. Siz bilmeseniz bile o biliyordur çünkü gizlide kalan arzularınızı. Bilir o gizliden gizliye arzularınızın peşinden gitmek istediğinizi. Gideceğinizi bilir. Yola girdiğinizden emin olunca da umursamaz artık, bırakır sizi sizinle.
Yağmur mu gelecek gene acaba, gölgelendi gökyüzü. Sanki işbirliği yapıyorlar. Battaniyeliğine nasıl güveniyorsa: ‘Sen bulutlandır gerisini ben hallederim.’ demiş gibi gökyüzüne.
Üç tek sigara kalmış pakette. Gece boyu tırım tırım dolandım evde şu nankör paket için. Son sigarayı içirtmeden uyuttu beni. Bu da ıslanınca ağırlaşan, yükü insana ağır gelen battaniyenin işi olamaz herhalde.
Hale, halime bak; bir battaniye bile alt etti beni. Oyuna getirdi. İnandırdı. Kandırdı. Ya da ne çok kanasım varmış, lanet olsun. Ne için ‘bir daha olmaz’ dediysem oldu. Bu defa dememeli miyim? Kanmam bir kez daha. İnanmam yumuşaklığına, seviyor muş gibi duruşuna, kol kanat gerecek miş gibi endamına. O da diğerleri gibiy miş. Hepsi aynıy mış.
Dün sabah yürüyüşten elim boş dönseymişim dün değil belki ama şimdi üzülürmüşüm. İyi ki toplamışım çiçekleri, hemde yağmurda ıslanmayı umursamadan serominiyle, aheste aheste. İyi kilerimden bir demet vazomda. Battaniye mi? O da kıçımın altında.
Pazar keyfine gelince; ben onun ne anlama geldiğini pek bilemedim. Her seferinde: sokağa çıksam ‘pazar trafiği-yorgunluğu’ olur. Yok sokağa çıkmayıp evde otursam ‘pazar miskinliği’. Günleri keyifli hale getirenlere selam olsun.
Yalancısı da olsa mimozaların selamları var.
Battaniyetse, suskun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 25 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

dileyen dilediği yere

 

Her şeyin önemini yitirdiği, anlamsızlaştığı zamanlar…

Her şeyin başının sağlık olduğunu hatırlatan günler…

Akıldan gideni akla getirmek için ayağa takılan taşlar…

Hiçkimse gördüğünden geri kalmasın duaları….

Davetsiz geldiği halde buyur edilmek zorunda kalınanlar…

‘Git’ denildiğinde gitmeyen, ‘Gelsin’ dediğinde bir türlü gelmeyenler…

Başlanamayan satır başları, konulamayan noktalar…

Akılda tam söylenecekken unutulanlar….

Unutulmak zorunda kalınanlar…

Bir türlü unutulmayanlar…

Yastıkta kalan baş izi gibi iz bırakanlar…

Diye mırıldanırken önce deterjan fiyatlarının uygun olduğu marketten çamaşır yumuşatıcısı, ardından pazardan sebze, sonrasında bir başka marketten kahvaltılık aldıp eve döndüm. Cüzdanımdaki parayı kontrol ettim. ‘Ulan’ dedim. ‘Bir karın doyumluğu dediğimiz şey anasının nikahı oldu!’ Bu yetmezmiş gibi; uber mi taksi mi diye tartışan insanları okudum. Hele ki metrobüslere kitaplık yapılsın önerisini de okudum mu! ( Tartışılacak dünyalar kadar şeyimiz varken bu da tartışılmayı versin. ) Ben tamamdım artık. Neye mi? O hangi taşıta binmeli, hangisi haklı diye tartışanlarla kitaplık fikrini savunanları üst üste koyup mesai saati başlangıcı ya da bitiminde metrobüse bindirmeye. Bindirip ilahi emir gibi ‘Oku’ demeye. Hem de o keşmekeşin içindeyken çok güzel bir yerde olduklarını hayal edebilmelerini sağlayan tek şey olmadan; müzük çalar ve kulaklık.

Yemişim samanlığı seyran eden aşkı meşki, komuşum yastıkta kalan ize mize… Dileyen dilediği yere itttir olup gitsin ve hatta ardına bile dönüp bakmadan. Hayatta kalıp, karın doyurup, çocuk büyütmek yeterince zor valla. Bu sebeplerce izsiz mizsiz yalnızca aşkına, keyfine, meşkine gelen varsa gelsin, bulan varsa bırakmasın. Ötesi için kimsenin mecali yok.

Şimdi bunları mırıldanıyorum işte. Her şeyi anlamsız kılan yegâne şey hastalık, açlık, çaresizlikten başka şeyler değil.

Elbirliğiyle önce dünyayı, sonra insanlığı ve birbirimizi tükettik. Tükenmişlik sendromunu birkaç yıl önce duymuştuk, şükürler olsun artık iliklerimize kadar tükenmiş sendromlardayız.

Bu kuşlar da zevkten uçmuyorlar mış!

Mecburiyetten!

Tüm bunlarla birlikte; ÖNCESİ-SONRASI fotoğraflarından gına geldi. Yakındır bir adet öncesi-sonrası fotoğrafı paylaşmam. Tahmin ediyorum planladığım gibi bir tane paylaştıktan sonra kimse kalmayacak. Olsun. Ben rahatlayacağım. Şu an bile hafif rahatladım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

yarın ne yemek pişirsem acaba

-Görsel neden bu kadar büyük?

-Kapak sayfalarına atılan yazı başlıklarını okuyabilelim diye.

-Neden bu markayı seçtim?

-Erkek sayısını evimizde zaman zaman gördüğüm için.

-Okuyor muyum?

-Gençliğimde okuduğum oldu, inkâr yok. Ama artık değil. Ha ama önüme çıktıkça kapak sayfalarını okumaya devam.

-Evimizde bu ya da benzer vücuda sahip kadın ya da erkekler yaşıyorlar mı?

-Hayır.

-Hiç yaşadılar mı?

-Hayır.

Görseli kullanma gerekçem için bu açıklama sanırım yeterlidir. Yani; bu fotoğrafların kullanılmış olması bir çıkar, bir ima, bir özeniş, bir haykırış falan değildir. Yalnızca bir aklın, aklımın eremeyişi, anlam veremeyişi, bir bitip tükenişe akıl erdiremeyişi söz konusu olan. Ilk göz atışta bu ve benzeri tüm dergi kapaklarında kalın, büyük, ince, uzun ama görünür şekilde geçen ortak kelimeler:

yatak, zevk, seks, ateş, partner…

Kurulan cümlelerin başında ise:

KADINLAR YATAKTA NE İSTİYOR?

ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN TÜYOLARI!

Yazılanlardan benim anladığım:

Insanoğlu yaratıldı yaratılalı bunca zaman olmuş hâlâ erkekler kadınları nasıl mutlu-tatmin edebileceklerini bilmez durumdalar,

Kadınlarsa kendilerinden önce erkekleri mutlu etmenin derdindeler. Hâl böyle olunca da kimsenin kimseden haberi yok, ha babam de babam debelenip duruluyor. Sonuç; umutsuz tatminsizlik.

Ve diğer anladığım şudur ki; hâlâ yazılıp yazılıp bitirelemediğine göre para etmeye devam ediyor olmalı bu umutsuz tatminsizlik.

Ve bir diğeri ise; çiftler bu konu hakkında karşılıklı konuşamıyor olmalılar ki; bunca yüzyıldır, yalnızca hakkında yazılıp okunarak biteceğine inanılıyor bu umutsuz tatminsizliğin.

Farklı bir boyut ise; bizler büyük çoğunlukla her halt hakkında her şeyi bilen ama uygulamaya gelince tırtlayan nesiliz artık. İlişkiler, Beslenme, Çocuk Yetiştirmek, Sevişmek, İlişki Yürütmek, Kendini İfade Edebilmek, Karşındakini Anlayabilmek vbenzerleri. Üstelik hepsinin anahtarlarını satırlarında gizleyen milyonca kitap yazılmış, yazılıyor, yazılmaya devam edecekken. Örnk: Başarıya Giden Yolun Sırları, Doğru Ebeveyn Olmanın Anahtarı, Empatinin Gizi, Kilolara Vedanın Sırları, Sağlıklı Yaşamaya Giden Yolda El Kitabı…

Hele o Kişisel Gelişim Kitapları. Belki de büyüyüp büyüyüp gelişememiş olmamızın sebebi hep bu zırvalardır. Yoksa hergün okuduğumuz, duyduğumuz ya da şahidi olduğumuz kabalık, kötülük, vahşilik nereden peydalanıyor. Televizyonlarda bangırdayan saçmalık-yalanlar, gelişmeyelim diye yazılmış geliştirici kitaplar sayesinde mi dibine kibrit çakılası hale geldi bu dünya. Yaratılmış olanın yaratılmış olanın her türlüsüne olan nefretinin sebebi nedir? İnsanlar insanlardan, hayvanlardan, bitkilerden ne istiyorlar, bilen var mı? Zorları ne? Herkesin derdi-zoru kendi dışında bir canlıyla.

‘Biri Bizi Gözetliyor’la gün yüzüne çıktı sanki bu insanlardaki gözleme, gözlenme arzusu. Yıllardır fokurdayan bir yanardağın patlaması gibiydi. Her adımbaşına takılan (takılmak zorunda kalınan) kameralar, neredeyse göte girecek tasarımdaki cep telefonları, o telefonlarda yaratılan uygulamalar, sapkın film-diziler. Ama en çok cep telefonlarına takığım artık. Ne izleme, ne dinleme, ne karşılıklı sohbet, ne çocukla ilgilenme, ne eğlenme, ne dinlence hiçbiri yok. Önemli olan tek bir şey var; yanımda olmayan herkes ne yaptığımı-zı, yapmak isteyip yapamadığımı görsün. Mutlu gözükelim. Fotoğraf paylaşmayı, kaydetmeyi hadi anladım, tarihe not almak, eskinin fotoğraf albümü gibi oldu artık. Ama mutluluk anlarını an be an videolarla paylaşmak nedir? O kadar mutluysa daha da mutlu olup gebersin herkes mutluluktan.

Geçen hayatımda ilk kez kadınlar matinesi denilen etkinliklerden bir tanesine katıldım. Sahne almadım yahu izlemek için gittim. İzleyemedim. Oynamak için sahneye çıkan istinasız her kadının elinde cep telefonu vardı ve kendilerini kameraya çekiyorlardı. Inanamazlığın ötesiydi yaşadığım. Aslına bakarsanız içimden geçenlerin hepsini buraya yazabilmeyi çok isterdim, yazamam. Ama hissettiklerimin özeti: acınası bir dönemde yaşıyoruz.

Tüm bunların yanında dünyanın ne kadarı bilmiyorum ama bir kısmının inandığı üzere yaşanan Uzay Çağı’y sa, biz hangi çağdayız?

İstemeden, bilinçsizleştirilerek bilinçli olarak yaşatılıyorsa bu çağ, tüm bunlar…

Vebalî kimin?

Ama şimdi bunlarda nereden çıktı, değil mi? Kafa yormamız gereken daha önemli konular var: Erkeklerimizi Nasıl Mutlu Edebiliriz?

Benim derdim ise;

Yarın ne yemek pişirsem acaba?

Ayrıca derdimi çok severek dertleniyorum, hatta gece ona sarılıp uyuyacağım.

Mutsuz bir ülkenin çok mutlu insanlarıyız bizler!!!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

uzak durun

Screen Shot 2015-02-17 at 9.36.58 AM

Merhaba,

‘Günaydın’ diyemedi dilim. Bu sabahta ‘Günaydın’ dediğimde bir yerlerde, birilerine günün hiç aymadığını bildiğim sabahlardan biri daha. Gerçi her defasında bunu bile bile, ama ferahlık götürmesini dileye dileye diyor dilim.

Kırk yaşındayım, 2011 Şubat tarihinden beri burada hep Aşina Duygular ı paylaştık. Bir göz attım, ne zaman kötü bir düşünce, korku, facia, afet yaşasak hep beraber –kadınlar ve çocuklar- demişiz. Hep ‘’Kadınları, çocukları koruyun!’’ demişiz. ‘’ Ölmesinler!’’ demişiz. Daha doğrusu ben yazdım yüzlerceniz okuyup, mesajlar yolladınız. Ve anladım ki; aşina ymış bu duygularımız, paylaşıyor muşuz. Paylaştıkça çoğaldık, belki çok olursak başka yerlerde, başka evlerde yaşanan acılara ortak olur bir nebze azaltabiliriz umuduyla.

Dün Çidik paylaşmış: ‘’ HER KADIN BAŞINA GELEN BİR TACİZ OLAYINI ANLATSA FACE KİTLENIR. ‘’ diye.

Evde, yoksa okulda, yoksa sokakta, yoksa işyerinde, yoksa evlenince, yoksa doğurunca… ama mutlaka bir zaman bir yerlerde…

Hayatımızda bir yerlerde mutlaka yaşamışızdır.

Dilleriyle, bakışlarıyla, sikleriyle, paralarıyla ya da dünyanın en mükemmeli sandıkları sikleri kadar olan beyinleriyle taciz, eziyet ederler.        ” Seni seviyorum.” cümlesinin ağzından çıktığı duyulmuş olsa bile taraftarı olduğu takımı seviş biçimlerine bakarak ” Beni sevme! ” diye haykırılası adamlar var lan bu dünyada. ” Sizin için çalışıp, kazanıyorum.” dediği halde kazandığı para dürülüp dürülüp götüne sokulası adamlar var. Gülmene, giyinip kuşanmana karışan başka kadınlarda gördüğü memenin, bacağın arasına dalan adamlar var. Kızına yan gözle bakılmasına tahammül edemeyip kızı yaşındaki kızları yatağına alan var. Erkekliklerini cinsel organlarıyla ölçer ama ” Sik beyinli!” diye bir küfür olduğunu unuturlar. Tüm bunlarla beraber hemcinslerini görüp erkekliğinden utananlarda var, şükür.

Günah, ayıp, yasak, kız kısmı, erkek kısmı, damattır, oğuldur, babadır diye diye, susturula susturula yetiştirilen eski nesil, yeni nesil kadınlar neye uğradığımızı, ne yaşadığımızı bile anlayamadan ve en kötüsü anladığımızda da ses çıkartamadan yaşadık, yaşıyoruz.

Ses çıkarttığında; kız kısmısın sus, sen kaşınmışsındır, kimse duymasın, babana söylerim, parasız bırakırım, sokağa atarım, ne yapabileceksin… cevabını duya duya yaşadık, yaşıyoruz.

Okullarda yaşananları, en son yakınımızdaki AVM’nin tuvaletinde erkek çocuğunun yaşadıklarını, toplu taşımalarda tanık olduklarımı, haberlerde duyduklarımı yani tanığı olduklarım, duyduklarımdan sonra iyice psikopata bağladım. Elif yürümeye başladıktan sonra edindiğim psikopatlık artık zirvede. Düşünün ki; sevmesi için Elif’i kimsenin kucağına vermedim, el öptürtmedim, sarınılmasına müsaade etmedim. Biraz daha büyüdü beynini yıkadım ‘’ Bedenin sana ait, sen istemediğin sürece kimse sana dokunamaz, bakamaz! ’’ diye.

 Dün akşam Oğuz’la birlikte yanımdalar, ben gene bir başladım ‘’ Götü başı kollayacaksınız, hep etrafınızı kollayacaksınız, konuştuğunuz arkadaş dediğinize dikkat edeceksiniz, ses çıkartmaktan bağırmaktan korkmayacaksınız, korkmayacaksınız, korkmayacaksınız, korkmayacaksınız… ‘’ derken bağırmaya başladığımın farkına vardım. Çocuklarına ‘Korkmayacaksınız’ diyen ama içimde oluşan nefretten korkan bir anne oldum.

Daha ne desem, ne yazsam inanın bilemiyorum.

Eski bir arkadaşım ‘’ En korktuğum duygu çaresizlik. ’’ demişti. Çaresizlik. Yalnızlık. Aciziyet. Korkmak. Korumak. Nefret etmek. Öldürmek. Çalmak. Sevmek…. Ve yaratılmış olana ait tüm güdüleri, duyguları içimizde taşıyoruz. Bunların hepsini hissedebilir, bastırabilir, hissettiklerimize göre davranabiliriz. Ama bizim gibileri öldürebilen, eziyet edebilen, taciz edebilen, çalabilenlerden ayıran bir şey olmalı, aynı dünyayı paylaşmamalıyız. Paylaşmak zorundaysak eğer bizler birbirimize sahip çıkmalıyız, birimize yapılırken ses çıkartmalıyız, yan yana durmalıyız, korkmamalıyız. Hep birlikte olmalıyız. Yüksek sesle usanmadan söylemeliyiz: ‘’ Kadınlar ve çocuklar! ‘’

 NOT: Bu noktada dinden imandan, adalet,cinsiyet, kılık kıyafet, açık kapalıdan bahsedenler benden, çocuklarımdan, sevdiklerimden uzak dursunlar. Ki; nefretim bile onlara veremeyecek kadar kıymetli düşünün artık. Uzak durun.

 özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

açıklıyorum

Screen shot 2014-09-25 at 07.59.44

Erkeklere bakınca ya da onlarla yaşarken kadınların göz ve ruh zevkini bozan şeylerle ilgili evlisi bekarı, samimi olduğum olmadığım, bir sohbetlik tanışıklığımın olduğu kadınlar arasında yaptığım anket sonuçlarını açıklıyorum! Vatana millete hayırlı olsun!

. Holiganlık mertebesinde taraftar olmak

. Bilgisayar bağımlısı olmak

. Önüne konulan yemeğe kulp takmak

. Ota boka karışmak

. Hiçbir şeyle ilgilenmemek

. Kontrolsüz kıskançlık

. Gereksiz samimiyet

. Gereksiz soğukluk

. Çokkk konuşmak

. Hiççç konuşmamak

. Bihaber olmak

. Sürekli eleştirmek

. Hep bana hep bana demek

. Sevişirken bencil olmak

. Çok sevişken olmak

. Anneye ölçüsüz bağlılık

. Anneye ölçüsüz ilgisizlik

. Baktığını görememek

. Kapri pantolon giymek

. Göbek övünülecek birşey miş gibi gere gere dolaşmak

. Soket çorap giymek

. Atlet giymek

. Kösele ya da günlük ayakkabıyla boyu bilekte çorap giymek

. Kumaş pantolon ve çorap arasından bacağın gözükmesi

. Olur olmadık yerlerde önünde bulunan kutsal emaneti düzeltip, yerleştirmeye çalışmak

. Burun karıştırmak

. Kulakların kıllı olması

. Parfüm sıkmak yerine parfüme bulanmak

. Tırnakların bakımsız olması

. Fırçalanmayan dişler

. Çokkk büyük saat takmak

. Çocuklarla ilgilenmemek

. Mutfak toplanana kadar geçen sürede koltukta zıbarmak

  Ve

. Pişman olmak için hep geç kalmış olmak.

 Yalnız, bu cevapları veren kadınlar aslında bunlara takılmaktan bile vazgeçme noktasındalar. Nereden mi anladım? Vermiş oldukları cevapların ardından söyledikleri;

 ‘’Eşeğe altın semer taksan ne, takmasan ne eşek hep eşek.’’

 ‘’Kim değişmiş o değişecek.’’

 ‘’İte kaka gidiyor ne olacak!’’

 ‘’Beklentisiz yaşamazsak olmaz bu iş!’’ ve benzeri özlü sözlerden.

Valla ben onların elçisiyim ve elçiye zeval olmaz. Sizinde eklemek istedikleriniz varsa eğer ekleyin ve postayla hayatınızdaki erkeğe yollayın. Mail atmayın ama postayla yollayın. Kimbilir belki romantik bir hareket gelir aklına da cevap olarak gene postayla bir aşk mektubu yollar. Gülmeyin! Allahtan ümit kesilmez.

Haydi gün hayırlı uğurlu ola!

özgür tamşen yücedal

 

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Eylül 2014 in KADIN & ERKEK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

anahtar

Screen shot 2014-08-19 at 07.17.26

Günaydın!

Sabahın bu saati… Sanıyorum kargalar henüz bokunu yememiştir. Ama eminim horozlar ötmeye başlamışlardır. Geçen sabah annemler de beni uyandırdıklarında horozlar, saat yaklaşık bu saatlerdi. Normal bir insan ‘’ Ne güzel ses! Nasıl da özlüyor insan bu sesleri. ‘’ der. Tabii ben normal bir insan olmadığım için kümesi basıp gırtlaklarına basasım geldi. Geçti sonra.

Yanlış anlamayın ben de isterdim daha normal olmayı. Ama hepimiz aynı olsaydık çekilir miydi bu hayat! Ben istermiydim sabahın 06.00’sında aklımda ‘’ Elinin hamuruyla erkek işine kalkışan kadınlar.’’ sözüyle güne gözlerimi açmayı. Ama oldu işte. Bir de geldiği gibi durmuyor bu sözler. Sonra başladım düşünmeye, elimizin hamuruyla kalkışıp başaramayacağımız şeyleri. Ulan bir şey gelmedi aklıma. En azından günlük hayata dair. Tutup şimdi bir tekne inşaa edemeyiz belki, tamam. ( belki yalnız )

Evde alınan bir kararla ilgili psikolojik analiz çıkartmak, alınacak eşya için maliyet raporu hazırlamak, çöpe atılacaklar için ekspertiz raporu çıkarmak, elektrik ve minimum tamir işleri için proje geliştirmek, faturalar için tasarruf paketi hazırlayıp uygulamak, yenilecek yemekler için aşçılık eğitimi, evdeki huzur için empati geliştirmek, eve getirilen market alışverişi için yerleştirme düzeni hazırlamak… Aklıma gelmeyen dahası var, azı yok.

Peki ya erkekler? Bizim destek, köstek olmadan yapabildikleri? Ellerinin tozuyla bizim destek, köstek olmadan yapabildikleri? Evet, kösteğe takıldınız biliyorum. fEkat o da çok önemli. Çapraz düşünceler yaratır doğruyu buldururuz. Her şeyin anahatarı biz de, kadınlarda.

Haklısınız insan bir süre sonra hep haklı olmaktan yoruluyor ama ne yaparsın hayat! İnsan her şeye de alışıyor.

Uzun zaman önce yazmıştım, basit örnek vereyim: mangal yakan erkekler… Mangalı yalnızca yakan erkekler. Geçen Cuma arkadaşlarımız Nazmi ve Nükhet’in evlerinde yemeğe davetliydik. Nazmi mangalı yaktı. Sofrayı kuran, etleri hazırlayan, mangal telini yıkamış olan, mangal için sebzeleri yıkayıp hazırlayan, et kabı – maşayı getiren, salata – mezeleri yapan kim Nünü! ( aradan şey biti gibi çıkartmadım kendimi, araya girmemek için ama ben de armut toplamadım tabii) Sofrayı, mutfağı toparlayan kim Nünü. Tüm bunlar olurken Nünü’nün ismi kaç kere zikredildi, saymadım. Gecenin sonunda mangalı yakıp misafirlere et yedirmiş olan kim, Nazmi! Bu erkekler mangal işini çok iyi beceriyorlar hakkEtten!

Ha durun aklıma geldi! Benim içinden çıkmayı beceremediğim bir konu var: kış aylarında tekleri kaybolan çoraplar. Ulan çamaşır makineleri yiyiyorlar mı bunları diye merak etmekten alamıyorum kendimi. Tekler yok oğlu yok! Hayır çamaşır filesi falan da denedim gene de yok abicim tekler! Yok yok evelallah o konuyu da çözüp, aydınlığa kavuşturacağım, güveniyorum kendime.

Hadi hadi kalkın artık saat 07.00 olmuş. Kargalar da balkona geldiler zaten. Tatilde olanlar o güzel dötleri ne zaman kaldırırlarsa kaldırsınlar biz tatilde olmayanların hiç umurunda değil. Kıskançlığın bu kadar olur mu, olur!

Hadi öper koklarım. Kendinize emanet, kendinizde olun. Sevgi selam benden.

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 19 Ağustos 2014 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

düğümlere üfleyen kadınlar ( Ece Temelkuran )

Screen shot 2014-07-20 at 01.40.21

‘’ De ki: Tüm yarattıklarının, bastırılmış dürtülerin, nefisleri kışkırtan cazibenin şerrinden ve kıskançlık ateşiyle yanıp duran hasetçinin şerrinden, yarılarak ortaya çıkanın Rabbine sığınırım. ‘’ ( Felak Suresi, 1-5 )

Çıkmış seyrediyorduk alemi, alemin bizi seyretmediği bir karanlık damda, dev bulmacanın siyah karesinde cascavlak saklanmıştık.         ( sayfa 7 )

El, bardağı irkilerek kavradı. Düşündü el, şaşırdı, bakındı. Sonra yüz, ele doğru eğilip elin duyduğu, uzaktan gelen sese baktı. Bizi gördü. Belden yukarısı beyaz gecelikli üç kadın, ellerinde üç kadeh, boş. Doğruldu, üç ömrü daha varmış gibi ağır. Belki gülümsedi, ama o kadar kırışıktı ki yüzü, anlaşılmadı. Kadehini kaldırdı bize doğru. Biz de kaldırdık. Elle kolla, sarhoş insanların içtenliğiyle selamladık yaşlı kadını. ( sayfa 13 )

Güldüler. Seyirlerine daldım bir an için. İkisi birlikte benzersiz bir tertip oluşturuyorlardı. İki kadın gibi, iki erkek gibi, yerine göre iki kovboy, yerine göre karı-koca, yerine göre anne-kız ve daha birçok şeyi oluyorlardı birbirlerinin. Dışarıdan görünenin aksineydi her şey. Sığınan, sığındığını var ediyordu. Korunmaya ihtiyacı var gibi görünen, aslında koruyandan daha kudretliydi. ( sayfa 60 )

Bizim hikayemiz nasıl buralara geldi? Bu sahnenin içinde ne işimiz var? İnsan bir kez bir sınır geçince artık hangi sınırları ne kadar geçeceğini hiç kestiremiyor. Kaybolduğunuz çöl, sizi bulanla aynı olmuyor. ( sayfa 109 )

Hakikatte kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçine aşklarını ve büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar, yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek nefesleriyle kurarlar o alemi. Kadınlar, erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir erkek, bir kadının nefesi kadardır; başka hiçbir şey değildir. ( sayfa 126 )

Erkekler sadece kadınların dünyasına hürmet ve hayret etseler yeter. O da erkeklerin kadınlara üflediği nefes olur. Kadınlar, sürekli yıkılan dünyalarını o hürmet ve hayreti gördüklerinde yeniden kurmaya kudret bulurlar. Kadınların bu kudretli büyüsü korkutur erkekleri. ‘’Kadınların büyücülüğü’’ dedikleri bu. Erkekler, kadınların kendileri orada olmasa da var olabileceğini, o büyüyle var olabileceğini anlayınca… o zaman işte adımız büyücüye çıkar. Öğreneceksiniz. Kendiniz de o büyüden korkmamayı, hayatın o büyüden ibaret olduğunu öğreneceksiniz. ( sayfa 131 )

O zamana kadar bir tanrıçanın altı temel özelliğini aklınızda tutmalısınız. Bir: Asla yapmadığınız bir şey için özür dilemeyin. İki: Kendiniz gereğinden fazla açıklamaya çalışmayın. Üç: Asla başarılarınızı hafife almayın. Dört: Hiçbir zaman lafa ‘’Yanlış düşünüyor olabilirim ama…’’ diye başlamayın. Beş: İstemediğiniz sorulara asla cevap vermeyin. Altı: Hayır demekten kaçınmayın. Yedi: …

Maryam, ‘’Yoksa ‘Kendinize bir kral bulun’ mu diyeceksiniz Firdevs Hanım?’’ diye dikenli bir laf etti. Firdevs Hanım yine yüzünde o ‘’Bak sen afacana’’ bakışıyla cevapladı:

‘’Kral mı, soytarı mı bulacağınıza siz karar verirsiniz. Ama yedinci kuralı kendiniz koyacaksınız. Bu her tanrıçanın hakkıdır. …’’               ( sayfa 351 )

Bir kadının kalbini fena kırmış bir adam…

O adamı öldürmek için çölü geçmeyi göze almış dört kadın… Düğümlere Üfleyen Kadınlar bu yolculuğun romanı. Ne kadar sevilse de tamir olmayan o yaralı coğrafyada, Ortadoğu’da geçiyor. Saraylar devrilip meydanlar dolarken sorular kalıyor geriye. Her yola en az bir soruyla çıkılır çünkü; Bir kadın ya da bir ülke nasıl sevilir sahiden? ( arka kapak )

‘Kumsal Kitabı’ diye tabir edebileceğimiz abuk sabuk kitapların vitrinleri süslediği yaz günleri için naçizane öneridir.

 
3 Yorum

Yazan: 19 Temmuz 2014 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: