RSS

Etiket arşivi: hafif

cehennem çiçeği ( Alper Canıgüz )

428768

Alper Canıgüz’den daha önce bahsetmiştim. Hani kendisine yöneltilen ‘’ Psikoloji ile ilgili neler yapıyorsunuz? ‘’ sorusuna  ‘’ Bunalıma giriyorum.’’  diye cevap veren yazar. Cehennem Çiçeği adlı romanı bu yaz okuduklarım arasındaydı. Hatta iyi ki okudum dediklerim arasında… ( Dip not olarak şunu da yazayım; birincisinde aldığınız tadı ( zevki yazacaktım da anlam kayıyor, gerçi bana hep kayık da! ) alamamaktan korktuğunuz, korktuğunuzun başınıza geldiği, serinin ikinci kitapları gibi değil. )

 Sonralarında elime geçen, Ayşe Kulin’in yazmış olduğu ‘ Dönüş ‘ adlı romanı okuduktan sonra kararımı mühürledim. Nedir abicim! Ama ‘’ Roman yerine koyup yayınlayan mı,  yoksa roman yerine koyup okuyan mı suçlu? ‘’ diye sorarsanız. ‘’ Okuyan suçlu! ’’ cevabını verip alnıma çakarım. ’’ Götün yiyorsa yaz! ‘’ diyeniniz sanırım yoktur.

Her ne ise ne işte konuyu dağıtmayayım. Alper Canıgüz, Murat Menteş, Emrah Serbes, Hakan Günday ve şimdi adı aklıma gelmeyen isimlerle tanıştıktan sonra olmuyor da, olmuyor, olmasın.

Gelelim ilk kitabın kahramanı Alper Kamu’nun yeni macerasının konu alındığı ‘ Cehennem Çiçeği ‘ ne:   

‘’ Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür. ‘’

( giriş )

Baktım hoşuna gidiyor, devam ettim: ‘’ Bir baba olarak söyle evladına: Aşk var mıdır yok mudur, boş mudur dolu mudur, ne kokar, ne bok mudur? ‘’

Gülmesi biraz dinince, ‘’ Tanrı gibi düşün, ‘’ dedi babam, ki böyle bir yanıtı hiç beklemiyordum. ‘’ İnanıyorsan varolup olmaması pek önemli değildir. Ayrıca en büyük inkarcının da en inançlının da içinde bir nebze kuşku vardır. Ve elbette ki, aşk da Tanrı da ölümsüzdür. ‘’

İşte ben baba diye buna derim. Hafif bir baş hareketiyle yanıtını taktir ettiğimi belirttim. Ne? Herhalde Ömercik gibi yerimden fırlayıp, hıçkırık kıyamet boynuna sarılacağımı falan düşünmediniz?

( sayfa 79 )

‘’ Teyzemin oğlu psikiyatrist, ‘’ diye omuz silktim. ‘’ Arada onlara gittiğimizde kitaplarını karıştırıyorum. ‘’ Başımla annemi işaret ettim. ‘’ Hem birinci elden tecrübem de var psikiyatrik vakalarla. ‘’

Anneme bakıp şöyle bir güldü ama sonra yine şaşkınlıla bana döndü. ‘’ Hiç görmedim senin gibi bir çocuk… ‘’

‘’ O kadar büyütülecek bir şey değil, ‘’ dedim. Tadım kaçmıştı. ‘’ Okuma yazmayı evde babam öğretti. Ben de o günden beri elime ne geçerse okuyorum işte. Kerdeşim yok, arkadaşlarım budala ve annem de kaçık. Siz olsanız ne yapardınız? ‘’

( sayfa 84 )

Bunlar, biz sıradan fanileri aşan sorulardı. Bildiğim, Aristoteles’in annemi tanısa dramanın kurallarını baştan yazacağıydı; kuvvetle muhtemel ki birkaç beyhude denemeden sonra da bu işten vazgeçeceği.

( sayfa 129 )

Anneme, yıkanma ile zımparalamanın birbirinden apayrı iki faaliyet olduğunu anlatmanın imkanı yoktur. Haftanın en az iki günü bana banyo yaptırmak gibi bir adeti olan annem, kan çıkmazsa para yok düsturuyla saç diplerimi ve derimi çitilerken ben de bir taburenin üstünde çırılçıplak oturur, kurbanlım koyun gibi kaderime razı, annemin işini bitirmesini beklerim. Artık tek başıma banyo yapabilecek yaşa geldiğimi söyleyip durmam pek işe yaramaz; kendi derimi yüzebilecek hijyenik olgunluğa eriştiğime kani olmadan böyle bir şeye razı gelmesi mümkün değildir. Yıkanmaktan daha beteri, kurulanma faslıdır. Anneciğim, sinüzit olmayayım diye saçlarımı kurularken gözlerimden yaş gelir, acı içinde tepinirim. Biliyorum tabii, her şeyi benim iyiliğim için yapıyor.

( sayfa 171 )

Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler… En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.

Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.

( son )

 

 

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Eylül 2013 in GÜNLÜK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

yalnız

 Sabah geçirirken sütun gibi bacaklarından siyah ipek eteğini nasılda hoş bir kadındı. Göğüslerinin üzerinden başlayarak iliklerken mor gömleğinin düğmelerini, tenini okşayan kumaşla nasıl arzu dolu bir kadındı.Taze.

Akşam iş dönüşünde apartmanın bodrum katındaki otoparka park edip arabasını, kontağı kapatıp aldığında eline anahtarları eser kalmamıştı sabahki kadından. Ayaklarını sıkan ayakkabılarının sivri topuklarının sesi yankılanmaya başladığında hafif nem kokulu loş otoparkta. Her seferinde aynı korku; sessizce bir yabancının arkasından gelerek saldırabilme ihtimali. Ve yine her seferinde bunun anlamsız bir korku olduğu düşüncesi. Nem kokulu.

Yedinci katta duran asansörden indi. Ardında kimsenin olmadığını bildiği dairesinin kapısını açtı. Lanet okuyarak çıkarıp fırlattı sivri topuklu ayakkabılarını. Her sabah giydiği an ayaklarını içinde rahat hissettiği topuklulardan nefret ediyordu gene her akşam. Granit kaplı koridordan yatak odasına doğru yürüdü sızlayan ayaklarıyla. Sessiz.

Yatağa oturdu. Göğüslerinin üzerine denk gelen düğmelerden başlayarak çözdü tümünü. Mengeneye sıkışmışçasına tüm gün sutyenin içine hapsolmuş memeleri bir kopça hareketiyle özgürlerdi artık. Avuçlayarak ovdu onları. Düşünmeden.

Öylece bırakıverdi kendini, yüzünü bile hatırlamadığı görevli kadının topladığı yatağının üzerine. Sağ kolunun üzerine döndü. Sarkık kalan bacaklarınıda aldı yanına, karnına doğru. Hafif ürperen çıplaklığını kucakladı. Ve uyuya kaldı. Soğuk.

Zifir karanlığın içine uyandığında üşüyordu. Kalkıp yatağın hemen karşısında bulunan banyo kapısından içeriye girdi. Sıcak su musluğunu açtı. Üzerindekileri çıkarttı. Giyerken hissettiklerini hatırlamadı bile. Suyun altına girdi. Mecalsiz.

Ağır ağır çöktü dizlerinin üzerine. Yüzünü avuçlayan elleri saçlarında dolandı. Çocukken, annesi henüz hayattayken olduğu gibi… Annesinin köpükleri avuçlayan ellerini hissetmek istedi. Gelip onu yıkasın istedi.  ‘’ Seni asla bırakmayacağım.’’ demişti annesi. ‘’Meleklere dua et. İstediğinde getirirler beni rüyalarına’’. O zamanda biliyordu ne kadar dua ederse etsin, isterse istesin dokunamayacaktı ona. Ne kadar isterse istesin koklayamayacaktı onu. Şimdiki gibi ihtiyacı olduğunda avutamayacaktı onu annesi. Bunca arkadaş, yetki, para… Karşılıksız, katıksız, sonsuz güvenle seviliyor olduğunu bilmek, hissetmek istiyordu. Ağlamaya başladı. Masum.

Varlığına inanmaktan vazgeçeli uzun, çok uzun zaman olmuş olmasına rağmen bir kez daha isyan etti tanrıya. Bir çocuğun annesine nasıl ihtiyacı olduğunu bilmiyor muydu? Bile bile annesini almış olmasını anlayamıyordu. Kabul edemiyordu. Bak kocaman bir kız çocuğu oldum işte. Annemin anlattığı masallardaki gibi. Peki, neden, neden? Öfkeli.

Meleklere de inanmıyordu artık. Onca gece, onca karanlık gecenin içinde dileyip beklemişti. Hani? ‘’ Seni istiyorum anne!’’ diye çığlık attı. ‘’ Yalnızca seni istiyorum. Sarıl, kucakla beni. Saçlarımı sen yıka gene, köpürte köpürte. Senin sevdiğin gibi kimse sevmiyor. Sevmeyecek. Lütfen. Lütfen. ‘’ Çaresiz.

İşte gene oradaydı. O siyah balçığın içinde. Onu içine çekip yutmak isteyen siyah balçık. Cenaze günü evleri aynı böyle kokuyordu. Siyah balçık gibi.

Ağlayanların uğultulu gürültüsü çınlıyordu kulaklarında gene. Yalnızca acıyan cümleler kuran bakışlar, dokunuşlar.  Yalnızca öfke vardı içinde. Annesine, gelip gidenlere, tüm dünyaya. O zaman bilmiyordu dinmeyecek bir öfke olduğunu hissettiğinin. Yaratana, yaratılana, yaşayana, ölene, görüp görmeyene… Şimdi akan suyla yağıyordu üzerine bir kez daha. Ağır ağır doğruldu. Yorgun.

Suyu kapattı. Duşa kabinin kapısını açıp çıktı. Vücudundan süzülen sular ıslattılar zemini gözyaşlarının devamıymışçasına. Bornozunu geçirdi üzerine. Yatağına girmek için yatak örtüsünü açmaya çalışırken yüzünü bile hatırlamadığı görevli kadına da öfkelendi. Kimsenin açmasını istemiyorcasına yatağın altına sıkıca sarıp sarmaladığı için yatak örtüsünü. Yırtarcasına araladığı boşluktan sığıştırdı kendini yatağa. Bitkin.

Gene olmuştu işte. Pişman olmuştu tüm isyanından. Özür diledi meleklerden. Affetsinler istedi onu. Umuduna sarıldı. Rüyasında annesini görebilmek için dua etti. Uyudu. Yalnız.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2012 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

YALNIZCA…

  Sabah uyandım. ‘’ Seviyorum seni.’’ Dedim. Seni sevmekle aramda hiçbir şey yok bu sabah. Yalnızca sevgi. Sarılışın rengi beyaz, duygusu huzur, kokusu deniz. Tüğ gibi hafif, yumuşacık. Taşıması, tadına varması kolay. Ne kadar sürer bilmiyorum. Bu sebepten tadını çıkartmak, şımarmak, şımartmak istiyorum.

   Beklentiler gelip konmadan dallarıma. Sonra ağırlaşır hayat. Seni sevmekle arama bir sürü şey girer. Yorarlar beni, bizi. O kadar çok olurlar ki; bizi yolun bir yerinde cebimizden düşürüp kayıp ederiz. Gözlerimiz özlerler birbirlerini, üşenirler buluşmaya. Peşinden kızgınlık sürüklenip gelir. O kızgınlık yok mu nasıl yorar, tüketir her güzel şeyi. Öyle sarar ki insanın içini herkese, her şeye kızgın olursun bir süre sonra. Neden, neye, ne kadar kızgın olduğumuzu birbirimize söylemeden öylece yaşayıp gideriz. Gideriz ama nereden? Zamanın içinden? Birbirimizden?

     İşte tüm bunlar yüzünden, bu sabah seni sevmekle aramda hiçbir şey yok. Göz göze, burun buruna. Yalnızca ‘’ Seni seviyorum.’’ Bu kadar işte…

                                      ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
8 Yorum

Yazan: 21 Mayıs 2012 in KADIN & ERKEK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: