RSS

Etiket arşivi: anne

tek

 

. Hangisi keseli bir hayvan değildir?

.

.

.

. Komodo Ejderi

Geçtiğimiz haftasonu öğrendim. Az önce okuduğuma göre aynı zamanda dişi komodo ejderlerinin içinde erkek üreme hücresi oluşturacak bir kısım bulunuyormuş ve bu kısımla zor durumlarda dişiler kendi kendine üremesini sağlayabiliyorlarmış. Annemin bir arkadaşı uzun zaman önce vefat eden eşini her akşam rüyasında gördüğü için psikolojik yardım almak zorunda kalmış. Annemim eşini unutamamış ya da eşinden kurtulamamış bir arkadaşı varmış, öğrendim. Pufidik kek pişirmenin püf noktası; tıpkı pankekte olduğu gibi kullanılan yumurta beyazlarını ayrıca çırpmakmış, bu da geçtiğimiz haftasonundan. Kuzenim Pınar pastacılık kursuna gidiyor da o söyledi. Pesto sos tarifi de verdi ama kullanacağım avuç kadar sos için uğraşabileceğim gibi değil. Diğer bir kuzenimin önerisiyle spotify listeme yeni iki parça ekledim. Yeğenim Duygu’ya gelirsek: tüm eğitim hayatı üstün başarılarla dolu, feci donanımlı bir liseli genç olarak kendisini hayata dair gerçek bir şeyler yapıyor gibi hissetmiyormuş.

‘’Okula gidip geliyor, ders çalışıyor, kitaplar okuyor, arkadaşlarımla takılıyorum falan teyze. Sonra dönüp düşünüyorum kayda değer ne yaptım diye,’’ dedi.

‘’Bu gibi şeyleri hatta ve hatta daha acımasız, anlamsız, cevapsızlarını zaman zaman ben de soruyordum kendime,’’ diye yanıtladım. ‘’Artık sormuyorum. Çünkü artık ben tek şeyin iyi, huzurlu, mutlu zamanlar geçirebilmek olduğuna inanıyorum teyzecim. Bak iki gündür tüm aile biraradayız. Şu an ateşin karşısında oturmuş sohbet ediyor, müzik dinliyoruz seninle. Evde çocuk sesleri, portakal kokusu var. Defalarca sofra kurduk, topladık. Demliklerce çay demlendi, kahveler içildi. Gene şu iki günde beraber kâh ağladık kâh güldük tatlım. Az önce verdiğin örneklerdeki insanlardan her gün spor yapan ya da profesyonel derecede enstrüman çalabilen, sayısız ödül almış biri ama yapayalnız olduğunu düşünsene. Kimsenin seni sevmediğini, şiddet görüyor olduğunu falan… Hayatın anlamını sorguladığın anlarda bunları düşünebilirsin mesela; sahip olduğun basit şeylerin değerlerini. ‘’  

Hayatı nasıl anlamlı kılabiliriz ki… İki ay önce olsaydı da aynı şeyleri söylerdim. Söylerdim de mutlaka daha fazlası olurdu. Babamın ölmeden önce evde geçirdiği son günlerde okuduğu kitabı okumak için elime aldığımda, arasından düşen ingilizce çalışma notlarını gördüğümden beri sormuyorum anlamla ilgili hiçbir şey kendime de başkalarına da.

Bildim bileli ingilizce öğrenmeye çalıştı babam. Hayli iyi konuşur hale gelmişti. Allahım hatırlıyorum, ben ilkokulda falandım herhalde; Fono İngilizce Kursu kasetleri, kitapları set halinde alınmıştı ve galiba hâlâ yığınla romanlarıyla beraber annemlerin evindeler. Hep dinledi o kasetleri, yazdı çizdi, soru kalıpları, zamanlar… Ve biliyor musunuz tahminimce ingilizcesini zamanında kendine edindiği birkaç mektup arkadaşı yazışması dışında hiç kullanamadı babam. Ama o uğurda yaşamının geneliyle derdi olmadan anlamlı zamanlar geçirmişti. Kendisi için, kendi kendine…. Kitabı elime aldığımda gördüm ki; vazgeçmemiş babam, son ana kadar ingilizce çalışmış. Tabii onun yanında çok şey bilirdi; öğrenciliğinde ev kirasını ödeyebilmek için dershanede fizik öğretmenliği yapmış. Iki üniversite bitirmiş biriydi. İnşaat mühendisiydi. Kütüphaneler dolusu kitap okumuştu. Son yıllardaysa yumurta kabukları aracılığıyla evde örümceklerle savaşıyordu, tavukların yumurtlamadıkları dönemlerde sebeplerini araştırıyor, bostandaki sebzelerle ilgileniyor, okuyordu. Bir de ingilizce çalışıyormuş. Artık eminim ki; babam tüm dünyayı gezmiş sular seller gibi ingilizce konuşmuş olsaydı bile en değerli anları bahçede çocukları bizlerle domates topladığı, fırından simit alıp getirdiği sofrada kahvaltı ettiğimiz anlar olacaktı.

Ben mesela bugüne kadar mümkünümce farklı şehirler gördüm, gene mümkünümce farklı lezzetler tattım. Geçtiğimiz haftasonu bir de kendime kadar bildiklerime ek olarak Komodo Ejderini, unutamama sorunun her yaşta sorun olabildiğini, kek pişirmenin püf noktasını, yeni besteciler öğrendim. Ne oldu? En kıymetlisi hangi bildiğin, en güzel şey, en güzel yer, en lezzetlisi, en unutulmaz olanı hangileriydi diye sorulsa; kıymet verdiğim bir arkadaşla yer sofrasında paylaştığım tek dilim ekmek, bir dostla izlediğim gündoğumu, dönüp dolaştığım deniz kenarı, kuma çizilmiş bir şekil, tek çakıltaşı, babamın tereyağına kırdığı yumurta, ‘’Hiç’’ olduğum… gibi yanıtlar veririm. Çünkü ne yaparsa yapsın, nerelere gider, neler öğrenirse öğrensin insan hep en iyi hissettiği yer, zaman, lezzet, şeyde kalıyor. Kendi de ardında bıraktıkları da. Tek.

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Mart 2020 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

yorgan davası

 

Kaçıncı yaş dönümümdü, evliliğimizin kaçıncı yılıydı tam hatırlayamıyorum. Sanırım on yılı aşkın süredir evliydik. Işte onca yıl önceki doğumgünümde kayınvalidem bana hediye olarak bize çift kişilik, kaz tüyü, en kalitelisinden bir yorgan almıştı sağolsun. O zaman ki elti adayıma da şık mavi boncuklu, altınına dolgun bileklik. Onu da hatırlıyorum çünkü bir elinde yorgan diğerinde kuyumcu amblemli kırmızı kadife kutuyla gelmişti yanıma. Kimseye ayrım yapılmasın diye bana doğum günü hediyesi alırken gelin adayına da bileklik aldığını söylemiş hatta beğenip beğenmediğimi sormuştu. Beğenmiştim. Yorganı hala kullanıyoruz. Daha doğrusu artık ben değil zamanında yorganı annesinden istemiş olan Erdo kullanıyor. Konu bambaşka yere bağlanacak merak etmeyin. Beni az biraz takip edip tanıyanlarınızdan buraya kadar okuyup şaşıranlarınız olabilir çünkü…

Neyse işte hepsinin üstüne yorganın adı Erdo’nun ağzında hep ‘’Annemin aldığı yorgan’’ olarak kaldı. Hatta tatlı sert yatakta tartıştığımız bir sabah ‘’Valla annenin aldığı yorganla seni boğar balkondan da atarım Erdo,’’ demişliğim bile var. Ulan o yıllarda tartışıyormuşuz falan hale bak… Uzun süre evli kaldıkça taraflar sus pus oluyorlar adeta.

Yorgan diyorum işte; takribi ondört yıldır ha benim tarafta az kaldı, çekiştirme şunu, tüm gece üzerim açık uyudum, havalar ısındı kaldıralım, ben klimayla yatıyorum kaldırmayalım kalsın…. Daha bir sürü laf ama yorgan değişmez elemandı. Artık yorgan kesinlikle sorun değil. Yok yahu ne Erdo’yu boğdum ne de yorganı attım. Daha güzel bir şey yapıp kendime yorgan aldım. Kalan tek böbreğimin tarafı, bel bıkınım buz olmuş uyandığım bir sabahtı. Bir elim belimdeyken diğerine cep telefonumu koydum ve kendime pamuklu bir yorgan sipariş ettim. Geldi. Haftalardır balkon kapısı mı, klima mı açık hiç dert etmiyorum. Yastığım ve yorganımla huzurla uyuyorum. Üstüne üstlük sıcacık.

Şimdilerde uyandığım o sıcak sabahlarda düşünmüyor da değilim hani; neden, neyi beklemişim acaba. Çok üşüyen biri olduğumu kabullenmek bunca yılımı almış olamaz. Benim haricim birinin bunu benim için düşünüp yapmasını beklemiş de olmamalıyım. Bekledim mi acaba?

Az önce google‘da araması yaptım. Bizimkine benzer olmasa bile yorgan yüzünden baya sorun varmış yaşanan. Şükür ki bizim ki hırsız gürsüz haloldu. Yirmibeş yıldan bir de Yorgan Davası geçti.

Bu süreçte içimi cızlatan tek şey; anneciğimin çeyiz verdiği, üzerleri saten kaplatılmış yorganların hatıraları oldu. Kimi yaşadığımız rutubetli evlere feda oldular, kim dolaplara sığmadılar… En azından bir tanesini kendim için saklamamış olduğum için çok hayıflandım. Kimbilir belki de anneler biliyorlar da gelin olan kızlarının yanına katıyorlar o yorganları, üşümeyelim diye. Bak yazarken gene hüzünlendim, canım anneler.

Sonuç; hak verilmez alınır. Üzerim açılmadan, dilediğim sıcaklıkta, dilediğim kez dolanarak uyuma hakkımı geç de olsa kendim almış bulunmaktayım. Bileklik mi? Bilmiyorum. Zaten benim davam yorganlaydı başka kimse ya da şeyle değil. Sizin de varsa bir davanız beklemeden kendi hakkınızı gene kendinizin almanızı öneririm. Kimse kimseye vermiyor çünkü…

Sevgi selam benden…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2019 in GÜNLÜK, GENEL, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

yara

 

-Hadi gel derse başlamadan sana bir şey okumak istiyorum

-O ne anne

-Gelsene oğlum

-Su içeyim geleceğim

-Ulan iki satır okuyacağım şey…

-Tamammm

Yazlık kapı komşumuz, beraber geçirdiğimiz iki yazın ardından duygularını paylaştığı bir mektup bırakmış bize. Çok kibar kadın. Aslında ailece öylelerdir. Vedalaşamamıştık. Birkaç gün önce geçebildi elime. Tek isteğim oğlanla yarından itibaren başbaşa geçireceğimiz bir haftanın arifesine sohbet katmaktı. Ki; Jülide’nin hakkımızda yazdıklarını okuduğumda etkileneceğini biliyordum. Öyle de oldu. Yukarıdaki diyalogdaki gibi başlasa da samimi-duygusal yazılmış satırlardan sonra gecemizin devamı sıcacıktı. Yarın gerçekleşecek olan ingilizce sınavı sebebiyle biraz da amazing. Kaç günümüz bu modda sürer bilmiyorum. Ben yokken babalarıyla kaldıklarında genellikle kıskanıyorum. Ama uzun süre birarada olduğumuzda da birbirimizi yiyoruz!

Ablasıyla hergün yaptığımız uzun WhatsApp konuşmaları mesela;

-Anne hadi gel artık sana ihtiyacım var’ la bitiyor. Aybaşında yanına gittikten sonra kaç gün aynı hislerde olacak, kimbilir.

Yaşımız ne olursa olsun herkesin kendi düzeni oluyor ve hiçkimse o düzenin uzun süreli bozulmasına dayanamıyor.

Bunlar kesinlikle kesinlikle özel durumlar için geçerli değil tabii ki!

Yaşarken ne kadar şanslı olduğumuzu, kaçıncı şansımız olduğunu, değerini bilmediğimiz nice nice anlarla geçiyor hayatlarımız ya işte! En mutlu anımız ardımızda kalmış bile olabilir. Bir an! Düşününce nasıl da üzgünç…

Bu yaşımda bunların tümünü bile bile, unuta unuta sonra hatırlaya hatırlaya yaşamaya devam ediyorum. Kızgınlığım bundan, anlayamamazlık, ayamayışlarından yana. Çok kızgınım kendime yahu!

Misal çocukların söylediği ve beni vuran her cümlelerini not etmek istiyorum, paylaştıklarımızı unutmamak için. Hele geçen gün oğlanın yaptığını anlatayım size:

Öğle saatleriydi wordpress “istatistikleriniz patlıyor” mesajı yolladı. Şaşırdım. Şaşırdım çünkü uzuncadır yayın yapmamıştım. Kontrol etmek için blog panelini tuşladım. Gelen mesaj gerçekti, okuma oranı yüzlerceydi. Ve hemen hepsi Google aramadan…

Akşamüzeri Oğuz geldi okuldan.

-Anne bugün birkaç yazını okudum. Çok güldüm biliyor musun!

-Nasıl yani,

-Kitabında yayınlanacak mı benim hakkımda olanlar da?

-Oğlum Ipad mi götürdün okula?

-Hayır, kütüphanedeki bilgisayarlardan okudum. Ha anne ya! Bir de tüm bilgisayarlarda senin bloğunu tıkladım, dolaştım. Kapatırken de sayfanı açık bıraktım hepsinde. Düşünsene açtıklarında ilk senin blog, wowww!

Böylece istatistikleri patlatan ortaya çıkmış oldu.

Sanırsınız en alâ PRcı. Durmadan plan proje üretiyor benim için. Dediğine göre kitap yayınlanana kadar instagram beğeni, takipçisi sayılarını arttırabilmem için de çok şey öğrenmem gerekiyor muş.

Daha oniki yaşındaki veletle başedemiyorken entrikalarıyla film sektörünü geçmiş edebiyat sektöründe ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Benim bildiklerim yalnızca dinlemek, yazmak ve hayal kurmak.

İngilizce sınavı mı? Az önce yattığı yerden mesaj yollamış; tamamdır bu iş, diye. Yarın yemek için ne pişireceğimi de sormuş. Henüz bilmediğim için cevapsız bıraktım. Yaprak sarma yapmayacağım kesin!

Her güne bir mektup mu yazmalı acaba? Hani çoğumuzun okul çağlarında tuttuğu günlükler gibi. Allahım bir de kilit falan takıp köşe bucak saklardık anne babalarımızdan. Keşke yazdıktan sonra okumaları için başuçlarına bıraksaymışız, bilirlerdi neler hissettiğimizi. Kimbilir belki o zaman daha az olurduk gençliğinden yara taşıyanlar. 

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 24 Ekim 2019 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

sır

 

Birkaç hafta oldu gene annemi aradığım rutin sabahlardan biri:

‘’ Vilo dayanamayacak ve sana bir şey söyleyeceğim. Yemin ver kimseye söylemeyeceksin.’’ dedim. Yemin versin, söylemekten korksun diye de:

‘’Bak sonra nazar mazar değer olmaz.’’ diye de ekledim.

Ve dayanamadığım güce dayanmaktan tamamen vazgeçerek söyledim. Aman çok gizli bir şey de değil aslında Özlem (kardeşim ) hakkındaydı. Ertesi günün sabahı gene hal hatır için aradım Vilo’yu, konuştuk. Tam telefonu kapatacağım;

‘’ Özlem dayanamadı aradı gece, söyledi.’’ dedi.

‘’ Peki sen ne dedin. Bilmiyor muş gibi yaptın değil mi?’’ diye sormama daha fırsat bulamadan:

‘’ Biliyorum Özgür söyledi dedim.’’ dedi.

İşte bizim aile değil sülale boyu sır saklama potansiyelimizin sınırı bu kadardır. Üçgen dersin birkaç saat sonra olur sana piramit. Gerçi aramızda en ketum annemdir, nuh deyip peygamber demeyen cinsinden. Beş teyze, bir yenge olunca ise sır saklama yerimiz geniş aslına bakarsanız. Bugüne kadar asla bir zararını görmedik bu piramit boyutlu ağımızın o ise ayrı. Bu ağdan şikayeti olan ise tek kişi var; babam. Bu ağın onun da dahil olduğu konularda tek merkezi var; babam. Yalnızca bu sebepten lakabı: mikser!

Hele beni aramış ve konuşmasına;

‘’ Kızım bak annenim haberi yok… ‘’ ya da

‘’ Annene söyleme ama …. ‘’ diyerek,

müsaitliğimi bile sormadan konuya girdiyse bilin ki ya annemle kavga etmişler barışmak istiyordur ya da kesinlikle olan her ne ise hepimizin bilmesini istiyordur.

Aslında benim sır saklama kapasitem oldukça geniştir diyeceğim ama neresinden, kime göre bakarsınız bilemeden. Bu satırları yazarken anlıyorum ki; paylaşmayı istediğim, bana söyleyeninde mutlaka haberi olarak paylaştığım sırlar hep güzel şeyler olmuş. Paylaştıkça çoğalacağına olan inancımdan… E burasından bakınca ortada sır mır da kalmış olmuyor zaten. Saadet zincir gibi bir şey.

Ama anlayamadığım, anlamlandıramadığım şeyler, cevapsız sorularım olduğunda çok susuyorum ben, sır küpü gibi. Sırlar benim, küp kendimim şeklinde. Uzuncadır da suskunum. Mecbur kalmadıkça evden çıkmıyor neredeyse kimseyi görmüyorum. Dün geçirdiğim günden sonra daha da susacak gibiyim aslında. Dün denizi gördüm haftalar sonra, hâlâ mavi. İşaret miydi? Köprülerden geçtim; sonları var. Kitap kokulu bir gündü. Beklenmedik. Plansız. Süprizli. Değişik. Yeni. Unutulmuşu hatırlatan. Gizemli. Merak uyandırıcı. Sonunu benim belirleyebileceğim. Hele ki o kitap kokusundan ayrılırken bir hediye verildi ki bana; işaret dolu. Tüm gece okudum. Ama söyleyemem. Sorularımı cevaplayabileyim; sonra paylaşırım sırrımı belki.

Gerçi sır dediğin nedir ki?

Mezara giden sırlar kime ne kazandırmış?

Tutulan sır yararlı mıdır, zararlı mıdır?

Sır tutana mı, verene mi ağırdır?

Sırrın yalnızca sana söylendiğinden emin olabilir misin?

Kaç tür sır vardır?

Bunları bilemem ama benim dün kendi kendime söylediğim sır bir yere gelecekse yalnızca benimle mezara gelecek türden galiba.

Ohooo saat kaç olmuş! Hadi yatalım artık. Yatıp uyuyabilene kadar bekleyelim. Bebekler uykuya gideceği zaman söylenen:

‘’ Uykularım senin olsun. ‘’ temennisini hep çok sevmişimdir. Bu gece ise büyükler olarak sırlarımızı değil ama uykularımızı paylaşabiliriz belki.

Uykular hepimizin olsun, rüyalar kendimizin.

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sus duyacaklar

 

 

Diş fırçalamama özgürlüğünün gücü adına merhaba!
Üç gün oldu. Neyin inadına, neyin gücüne başkaldırıdır bilmiyorum. Kimin neyine başkaldırıyorsam kaldırıyorum ama fırçalamadım. Gerçi yalnız kendime, kendi başıma yemek pişirmeye üşendiğimden dört gündür yürüyüş, resim, kitap, derleme toplama, temizlik, yoğurt, ekşi maya ekmek, domates ve yeşil zeytinle besleniyorum. Ha bir de dün saksıların diplerinde bitmiş semizleri toplayıp kattım yoğurda. Zayıfladım mı? Gülesim geldi bunu yazarken bile; benim vücut kilolarına sıkıca, derinden bağlı. Buna da şükür. Bağlılık konusunda üstüme yok. Uzağımda olsa, ırağımda kalsa bile sevdiğime, hatıralarıma, eski şarkılara, sözcüklere, hatalarıma, hayallerime, tatlıya, sohbete, verdiğim sözlere sonuna kadar bağlıyım. Bünye böyle, kopamıyor bağlandığı yerden.
Suskunum demiştim ya geçen gün; kuşlar inadıma inadıma hep bir ağızdan şakıyıp duruyorlar günlerdir. Aslında hep ötüyorlardı da duymaya mecalim yok muş. Şimdi var, şükür. Doyasıya dinliyorum onları, güzel şeyler söylediklerini farzederek dinliyorum.
Bir de şu incir ağaçları, zakkumlar alıyorlar beni benden. Her soluğu kokularına buluyorlar. Sokakta gördüğüm insanlar farketmiyorlardır diye korkuyorum. Kollarından tutup sarsmak geliyor içimden içimden.  ” Kokuyu duyuyor musun? ” diye sarsmak…
Çokça düşünüyorum; herkesi, her şeyi. O kadar çoğunuz aklımdan geçiyorsunuz ki bilseniz şaşıp kalırsınız. Uçağa oğlunu bindiren yengem oluyorum mesela, Asu oluyorum deniz ırak uzağımdaykenki suskunluğu, Selma’nın özlem giderişi, Özlem’in yan yana olmak isteyişi, Erdo’nun yüreği zaten yüreğimde, Ouz’un heyecanları, Elf’in olduğu yere sığamayışları, babamın bahçesindeki huzuru, Serkant Abim, Seda’nın telaşları, Belgin’in masasındaki çiçekleri, Tuba’nın kirazları, Han’ın misafirleri… Dedim ya; bilseniz şaşarsınız.
Ama en çok annemi özleyişim. ” Çok özledim seni Vilo! ” Öyle böyle değil çok derinden, en içimden. Ne zaman böyle çekilsem bir kenara en çok seni özlüyorum. Kokunu özlüyorum. Yandan çarklı sigara içisini, ota boka sinirlenmelerini, ansızın çıkıp gidişlerini, ansızın gelişlerini. Bu kapanma halleri hep senden geçti zaten. Farkında olmadan benim de bir kavuğumun olmasını sağladın, şükür. Kulağımda çınlayan ise ” Bok var …. ( yap sen, dinle sen, sev sen… ) ” la başlayan cümlelerin. Bazen öyle bir şey düşünürken yakalıyorum ki kendimi, aydığım an arkamdan kafama terlik fırlatacak mışsın hissi geliyor. Keşke fırlatsan, beni dövmene ihtiyacım var galiba. Seni çok seviyorum annem.
Okuduğum kitabın kahramanı kadın da perişan etti beni. Kadın, anne olarak itiraflar ancak bu kadar samimi, olduğu gibi yazılabilir miş; Elena Ferrante yazmış. Öyle ki; okurken kadına ” Sus duyacaklar! ” diye fısıldayasınız geliyor. Geçen yaz okuduğum serisinde de benzer şeyler hissetmiştim. Yüksek sesle söylemeyi bırakın aklından geçirmeye çekindiğin itiraflarını başkasının kaleminden okumak, tuhaf.
Tuhaf deyince; dün bu ay ki sayısını aldım. Okumadığım üç sayfa kaldı. Bittiğinde üzerine konuşuruz, gerekirse. Gerek duymazsak konuşmayız.
Çünkü; sanıyorum artık bana tek gerek, mavi. Bir maviliğe bırakış. Denize anlatış falan felan.
Ama önce kendimi koltuktan kazımalı, kalkmalıyım. Dişlerimi fırçalamalıyım. Çamaşır makinesinin arkasına sıkıştırdığım pazar arabasını sıkıştığı yerden çıkartıp pazara gitmeliyim. Akşam serinini beklemeyeceğim. Beklemek caydırıyor , hevesimi kaçırtıyor benim. Uzun bekledikten sonra yapmam gerekenden caydırıp, şahane bahaneler buluyorum kendime. Beklememek, bekletmemek lazım. Hayat kısa, zamanınsa acelesi var mış.
Selametle, sevgi coşkuyla…
Hastaları şifa gelip bulsun, gönülleri dualar…
Koklayın…
Dinleyin…
Şükürle…
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

iPad’imden gönderildi

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

güzel havalı bu Pazar gününün akşamından

Babam diyor ki:

‘’Kızım hep güleceksiniz. Issız bir yolda kaybolsanız bile, gülümseyin. Yol kenarında bulduğunuz kayaya sarılıp –ne kadar güzel bir kayasın- diyerek sevin onu, gülümseyin. Hiçbir şeyi dert edinmeyin.’’

Annem diyor ki:

‘’Yuttum o kayaları ben.’’

Bu güzel havalı Pazar gününün akşamüzerinde, Vilo – Nazif ikilisinin ziyaretinin konusu buydu. Yemek masasında oturmuş otlu peynir, bal, kızarmış ekmek, demli çay eşliğinde işte tam bunları konuşuyorken beraberce, babam gene gülümsemeye başladı, annem kayayı eline aldı falan.

Bense diyorum ki:

‘’Hep bu kayalarla mı geçecek hayat.’’

Kimi sarılıyor, kimi yutuyor, kimi sırtında taşıyor, kimi bir tekmeyle savuruyor, kimi sevdiklerine fırlatıyor, kimileriyse görmüyor bile. Ama en güzeline gene güzel havalı bu Pazar gününün akşamüzerinde kardeşim Özlem rastlamış; kayaların üzerine çiçekler koyan adam. Evet, görseldeki güzel adam. Tanımıyoruz ama ‘güzel bir adam’ olduğunu tahmin ettik. Edilesi değil mi? Sarıldığı kayalardan zarar görmemiş olmalı.

Bir de girizgâhta bahsettiğim annem ve babam gibi hayat arkadaşlıklarının yıllar sonrasında birbirlerini tuhaf bir kabullenişleri söz konusu oluyor. Kayaya sarılana, kayayı yutanı ekleyince diyorum yani sonu fena olmuyor. Mesela; evlerinde kısa sürede tamamlanabilecek tadilat girişimi babamın ağır kanlılığı sebebiyle yaklaşık on gündür devam etmekte. Ki; evde öyle altının üstüne gelme durumuyla beraber akma, kabarma durumları da söz konusu. Iki gün önce durum raporu almak için telefonla aradım Vilo’yu:

-Nasılsın meleğim, ne durumda tadilat.

-Valla evi bok götürüyor yavrum, babana kaldığımıza göre tahmin et artık ne zaman biter.

-Eee sen ne yapıyorsun onca işin ortasında? Gelip alayım seni…

-Saçıma boya, yüzüme maske sürdüm, vaktinin dolmasını bekliyorum yıkamak için. Kaçacağım zaman da haber veririm, gelir alırsın. Merak etme yani, iyiyim.

Galiba annem farkında değil ama o da babama benzedi, gülümsüyor.

Ve hepsinden öte; biz evlatlarına bu nasihatları verdikleri halde gene çoğunlukla bizler yüzünden, ufacık karın ağrımızda bile hâlâ ve hâlâ nice kayalara sarılıp dertlenip üzüldüklerini biliyorum, evladının derdi olduğunda her bulduğuna sarılıp dertlenen bir anne olarak.

Gülümseyelim!

Hayat!

Sağlık olsun!

Yenemediğin bileği öpeceksin.

Sarılamadığını yutacaksın.

Savuramadığını kabul edeceksin.

Gönlün varsa…

Gönüllüysen…

Gönül gönüleysen…

Hele bir de umudun varsa…

Güzel havalı bu Pazar gününün akşamından şükürle…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Nisan 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Screen Shot 2016-05-06 at 12.14.56 AM

Niyet

Gerçeğe inanç

Dua

Eylem

Niyet ediyorum. Gerçeğe inanıyorum. Dua ediyorum. Eyleme de geçiyorum. O eyleme geçtiğim noktanın başlangıcına yakın yerlerinde bir yerlerde birşey oluyor ve bambaşka boyuta geçiveriyorum; umursamazlık, boşvermişlik.. Gerçeği inkâr falan değil yanlış anlaşılmasın; işine gelmemekten kaynaklanan inkârvari umursamazlık. Çok imrendiğim halde şu kararlı, istikrarlı insanlardan olamadım. Istiktararım istikrarsızlıktan yana. Bu konuda hükümet gibi kandırık yapmayacağım, istikrarsızken istikrarlıyım demeyeceğim.

Istikrarla istikrarsız olduğum konulara gelirsek; diyet yapmak, okumak, yazmak, iyi bir sohbet arkadaşı olmak, manikürlü gezmek, düzenli gardolaba sahip olmak, düzenli yemek pişirmek ve aklıma gelmeyen birkaç benzer şey. Tahmin ediyorum diyet birçoğumuzda aynı şekilde başlayıp çok benzer şekillerde içinden çıktığımız hallerden.

Okumak deseniz dönem oluyor ardı ardına günler, gecelerce okuyorum.’’ Aferin kızım Özgür gözüme girdin, böyle devam et.’’ diyorum. Ulan sonra kendime nazar mı değdiriyorum ne, haftalarca elime öyle soluksuz biçimde kitap alamıyorum, aldığımda da on-onbeş sayfa ancak. Yazmaya ara vermem pek benzer değil aslında tek sebebi gündem. Müdahale edemediğimiz ama dolaylı müdahili olduğumuz bunca acı olaylar yaşanıyorken yazamıyor insan. Yoksa her cebimde, çanta içlerinde, peçete, kağıtlarda notlar dolu. Telefonumda aklıma gelen şeyleri kaydettiğim kısa ses kayıtları…

Dün yağmurun eşliğinde annemin evine doğru yoldayken gökkuşağının tam altına gidebilmeyi hayal ettiğim çocukluk günlerim geldi mesela aklıma. Masal yazdırabilecek kadar içime girdi, kaldı. Gökkuşağının tam altını bulabilmeyi, dokunabilmeyi hayal ettiğim günler. Gökkuşağının ışık ışınlarının su damlaları içinden geçerken kırılmasıyla ve yansımasıyla oluştuğunu bilmediğim çocukluk günlerim. Neyin ne olduğunu, herşeyin anlamını bilmediğimiz en saf, en mutlu günlerim. Bildik öğrendikçe coşkumuz azalıyor gibi. Geçen gün de Oğuz’a gökyüzüne bakmasını söyledim. Bulutların göğe ne kadar yakıştıklarını görsün diye. Mavinin ne kadar kocaman bir renk olduğunu görsün diye. ‘’Bak bulutlar gökyüzü çiçekleri gibiler değil mi ‘’ dedim oğluma. Bulutlara dokunabilmeyi hayal etsin çok istedim. Bulutların üzeride yatabilmeyi… Gerçi Kristal Çocuklar dedikleri bu nesil bulutların nasıl oluştuklarını falan bilerek doğuyor gibiler. Onlara hayal kurdurtabilecek şeyler daha çok teknolojik ya da ütopik şeyler. Rahat rahat bir terlik bile fırlatamıyorsun çocuklara, dönüp psikolojik tahlilini yapıyorlar kalıyorsun ” Hııı ” diye. Tansiyonumuzu o noktaya tırmandıracak olaylar yaşadığımız zamanlarda Oğuz’un ‘’ Tamam anne şimdi son saati ( ya da olanları ) unutalım. Hiç yaşamamışız gibi baştan başlayalım.’’ diyor serseri. Terliği bırakın, kendimi nereye fırlatsam şaşırıyorum o anlarda.

Aslına bakarsanız yapmaya, uygulamaya karar verip sonrasında vazgeçtiğim her şeyle ilgili kendime çok mantıklı başkalarına bahanesel bir ( birkaç ) sebebim mutlaka oluyor.

Örgü işi bitti, neden? Yaz geldi.

Ameliyattan beri yağlıboya resim yapmıyorum, neden? Taşındığımız evde yer yok.

En fazla onbeş gün arayla manikür yaptırıp tertemiz, ojeli ellerle gezecektim, ne oldu? Onbeşte bir ona o parayı ne diye vereyim yahu oturur evde biraz çeki düzen verdin mi tamamdır.

Gardolabı düzenledikten sonra bir daha asla bozulmayacağına dair kararım ne oluyor da üzerinden sayılı gün geçer geçmez karman çorman oluyor? Düzen bozulmak içindir, aradığımı bulabildikten sonra sorun yok.

Kendime bu yaştan sonra birşey kanıtlayamam, tamam. Ama şu çocuklara iyi örnek olabileydim iyi olurdu. Derken burada da bakacak kendime göre bir pencere buldum: Belki onlar da benim gibi olmamak için kararlarında kararlı çocuklar olurlar, kimbilir. Gördünüz mü işte tam bu şekilde oluyor, ilik gibi sıyırıyorum kendimi. Eteğime paçama, yüzüme gözüme bulaştırmadan.

Istikrarlı olduğum konular tabii ki var; sevmek mesela. Sevmekten vazgeçmiyorum. Ilişki bitirmek denilebilinir ama sevmekten vazgeçiş değil asla. Işte o kararı verme sürecim, direnişim çok istikrarlı oluyor. Sonuna kadar direniyor kalbim, beynim. Defalarca yokluyorum kalbimi, beynimi. Ta ki bomboş hissedene, boşalana kadar. O nokta da ise yaşanan şeylerin hatırası temiz kalsın, riya, inkâr, sahte hiçbir şey olmasın diye vazgeçiyorum ilişkiden. Sevmekten değil…

Böyleyken böyle işte…

Şimdi beni, umur umursamaz, istikrar istikrarsızlığımı falan bırakalım bir kenara:

Bu gece Hıdırellez! Bahar geldi. Herkes dilekler tutuyor, dua ediyor. Ağaç dallarına kurdelalar bağlıyorlar. Ateşler yakıp dans ediyorlar. Hızır’ı bekliyorlar. Bolluk bereket için. Arkadaşım Feyza yollamış duasına ortak olayım, duamız ortak olsun diye, şükür. Dua edip etmeme üzerine az önce telefonda konuşup hayli güldük. Dilediklerimiz, olanlar olmayanlar, oluş şekilleri falan felan. Sonuç olarak dua fazlası zarar olan birşey değil dedik. Buradan da sizlerle paylaşalım duamız büyüsün dedim. Şimdiden kabul olsun, herkesin gönlüne göre versin amin. Ya valla cıvıtmak istemiyorum da; karşılıklı dua edenlerin hangisinin hayrına nasıl karar veriliyor acaba? Tamam tamam be! İşte Ayça Oğuş sözcükleriyle bu geceki duamız:

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil…
sağlığı iyi olsun.

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.

Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. 

Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle birarada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın.

Nesi varsa, bölüşücek biri olsun; nesi yoksa, bulup getiricek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun.

Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın.

O herşeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun.

Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın.

İbadet eder gibi, bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun.

Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün.

O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. 

Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde birşey durup durup zıplasın.

Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin.

Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin.

İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın.

Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.

Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun.

Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun. Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın.

Bugün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun.

Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın.

Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.



Bir hayali gerçek olsun.

Bir hayale gözünü yumsun.

Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın.

Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın.

Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun.

Duası gerçek olsun.



Her kelimesine şükretsin.

Tek satırına nazar değmesin.

Amin.

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 05 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: