RSS

Etiket arşivi: anne

sır

 

Birkaç hafta oldu gene annemi aradığım rutin sabahlardan biri:

‘’ Vilo dayanamayacak ve sana bir şey söyleyeceğim. Yemin ver kimseye söylemeyeceksin.’’ dedim. Yemin versin, söylemekten korksun diye de:

‘’Bak sonra nazar mazar değer olmaz.’’ diye de ekledim.

Ve dayanamadığım güce dayanmaktan tamamen vazgeçerek söyledim. Aman çok gizli bir şey de değil aslında Özlem (kardeşim ) hakkındaydı. Ertesi günün sabahı gene hal hatır için aradım Vilo’yu, konuştuk. Tam telefonu kapatacağım;

‘’ Özlem dayanamadı aradı gece, söyledi.’’ dedi.

‘’ Peki sen ne dedin. Bilmiyor muş gibi yaptın değil mi?’’ diye sormama daha fırsat bulamadan:

‘’ Biliyorum Özgür söyledi dedim.’’ dedi.

İşte bizim aile değil sülale boyu sır saklama potansiyelimizin sınırı bu kadardır. Üçgen dersin birkaç saat sonra olur sana piramit. Gerçi aramızda en ketum annemdir, nuh deyip peygamber demeyen cinsinden. Beş teyze, bir yenge olunca ise sır saklama yerimiz geniş aslına bakarsanız. Bugüne kadar asla bir zararını görmedik bu piramit boyutlu ağımızın o ise ayrı. Bu ağdan şikayeti olan ise tek kişi var; babam. Bu ağın onun da dahil olduğu konularda tek merkezi var; babam. Yalnızca bu sebepten lakabı: mikser!

Hele beni aramış ve konuşmasına;

‘’ Kızım bak annenim haberi yok… ‘’ ya da

‘’ Annene söyleme ama …. ‘’ diyerek,

müsaitliğimi bile sormadan konuya girdiyse bilin ki ya annemle kavga etmişler barışmak istiyordur ya da kesinlikle olan her ne ise hepimizin bilmesini istiyordur.

Aslında benim sır saklama kapasitem oldukça geniştir diyeceğim ama neresinden, kime göre bakarsınız bilemeden. Bu satırları yazarken anlıyorum ki; paylaşmayı istediğim, bana söyleyeninde mutlaka haberi olarak paylaştığım sırlar hep güzel şeyler olmuş. Paylaştıkça çoğalacağına olan inancımdan… E burasından bakınca ortada sır mır da kalmış olmuyor zaten. Saadet zincir gibi bir şey.

Ama anlayamadığım, anlamlandıramadığım şeyler, cevapsız sorularım olduğunda çok susuyorum ben, sır küpü gibi. Sırlar benim, küp kendimim şeklinde. Uzuncadır da suskunum. Mecbur kalmadıkça evden çıkmıyor neredeyse kimseyi görmüyorum. Dün geçirdiğim günden sonra daha da susacak gibiyim aslında. Dün denizi gördüm haftalar sonra, hâlâ mavi. İşaret miydi? Köprülerden geçtim; sonları var. Kitap kokulu bir gündü. Beklenmedik. Plansız. Süprizli. Değişik. Yeni. Unutulmuşu hatırlatan. Gizemli. Merak uyandırıcı. Sonunu benim belirleyebileceğim. Hele ki o kitap kokusundan ayrılırken bir hediye verildi ki bana; işaret dolu. Tüm gece okudum. Ama söyleyemem. Sorularımı cevaplayabileyim; sonra paylaşırım sırrımı belki.

Gerçi sır dediğin nedir ki?

Mezara giden sırlar kime ne kazandırmış?

Tutulan sır yararlı mıdır, zararlı mıdır?

Sır tutana mı, verene mi ağırdır?

Sırrın yalnızca sana söylendiğinden emin olabilir misin?

Kaç tür sır vardır?

Bunları bilemem ama benim dün kendi kendime söylediğim sır bir yere gelecekse yalnızca benimle mezara gelecek türden galiba.

Ohooo saat kaç olmuş! Hadi yatalım artık. Yatıp uyuyabilene kadar bekleyelim. Bebekler uykuya gideceği zaman söylenen:

‘’ Uykularım senin olsun. ‘’ temennisini hep çok sevmişimdir. Bu gece ise büyükler olarak sırlarımızı değil ama uykularımızı paylaşabiliriz belki.

Uykular hepimizin olsun, rüyalar kendimizin.

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sus duyacaklar

 

 

Diş fırçalamama özgürlüğünün gücü adına merhaba!
Üç gün oldu. Neyin inadına, neyin gücüne başkaldırıdır bilmiyorum. Kimin neyine başkaldırıyorsam kaldırıyorum ama fırçalamadım. Gerçi yalnız kendime, kendi başıma yemek pişirmeye üşendiğimden dört gündür yürüyüş, resim, kitap, derleme toplama, temizlik, yoğurt, ekşi maya ekmek, domates ve yeşil zeytinle besleniyorum. Ha bir de dün saksıların diplerinde bitmiş semizleri toplayıp kattım yoğurda. Zayıfladım mı? Gülesim geldi bunu yazarken bile; benim vücut kilolarına sıkıca, derinden bağlı. Buna da şükür. Bağlılık konusunda üstüme yok. Uzağımda olsa, ırağımda kalsa bile sevdiğime, hatıralarıma, eski şarkılara, sözcüklere, hatalarıma, hayallerime, tatlıya, sohbete, verdiğim sözlere sonuna kadar bağlıyım. Bünye böyle, kopamıyor bağlandığı yerden.
Suskunum demiştim ya geçen gün; kuşlar inadıma inadıma hep bir ağızdan şakıyıp duruyorlar günlerdir. Aslında hep ötüyorlardı da duymaya mecalim yok muş. Şimdi var, şükür. Doyasıya dinliyorum onları, güzel şeyler söylediklerini farzederek dinliyorum.
Bir de şu incir ağaçları, zakkumlar alıyorlar beni benden. Her soluğu kokularına buluyorlar. Sokakta gördüğüm insanlar farketmiyorlardır diye korkuyorum. Kollarından tutup sarsmak geliyor içimden içimden.  ” Kokuyu duyuyor musun? ” diye sarsmak…
Çokça düşünüyorum; herkesi, her şeyi. O kadar çoğunuz aklımdan geçiyorsunuz ki bilseniz şaşıp kalırsınız. Uçağa oğlunu bindiren yengem oluyorum mesela, Asu oluyorum deniz ırak uzağımdaykenki suskunluğu, Selma’nın özlem giderişi, Özlem’in yan yana olmak isteyişi, Erdo’nun yüreği zaten yüreğimde, Ouz’un heyecanları, Elf’in olduğu yere sığamayışları, babamın bahçesindeki huzuru, Serkant Abim, Seda’nın telaşları, Belgin’in masasındaki çiçekleri, Tuba’nın kirazları, Han’ın misafirleri… Dedim ya; bilseniz şaşarsınız.
Ama en çok annemi özleyişim. ” Çok özledim seni Vilo! ” Öyle böyle değil çok derinden, en içimden. Ne zaman böyle çekilsem bir kenara en çok seni özlüyorum. Kokunu özlüyorum. Yandan çarklı sigara içisini, ota boka sinirlenmelerini, ansızın çıkıp gidişlerini, ansızın gelişlerini. Bu kapanma halleri hep senden geçti zaten. Farkında olmadan benim de bir kavuğumun olmasını sağladın, şükür. Kulağımda çınlayan ise ” Bok var …. ( yap sen, dinle sen, sev sen… ) ” la başlayan cümlelerin. Bazen öyle bir şey düşünürken yakalıyorum ki kendimi, aydığım an arkamdan kafama terlik fırlatacak mışsın hissi geliyor. Keşke fırlatsan, beni dövmene ihtiyacım var galiba. Seni çok seviyorum annem.
Okuduğum kitabın kahramanı kadın da perişan etti beni. Kadın, anne olarak itiraflar ancak bu kadar samimi, olduğu gibi yazılabilir miş; Elena Ferrante yazmış. Öyle ki; okurken kadına ” Sus duyacaklar! ” diye fısıldayasınız geliyor. Geçen yaz okuduğum serisinde de benzer şeyler hissetmiştim. Yüksek sesle söylemeyi bırakın aklından geçirmeye çekindiğin itiraflarını başkasının kaleminden okumak, tuhaf.
Tuhaf deyince; dün bu ay ki sayısını aldım. Okumadığım üç sayfa kaldı. Bittiğinde üzerine konuşuruz, gerekirse. Gerek duymazsak konuşmayız.
Çünkü; sanıyorum artık bana tek gerek, mavi. Bir maviliğe bırakış. Denize anlatış falan felan.
Ama önce kendimi koltuktan kazımalı, kalkmalıyım. Dişlerimi fırçalamalıyım. Çamaşır makinesinin arkasına sıkıştırdığım pazar arabasını sıkıştığı yerden çıkartıp pazara gitmeliyim. Akşam serinini beklemeyeceğim. Beklemek caydırıyor , hevesimi kaçırtıyor benim. Uzun bekledikten sonra yapmam gerekenden caydırıp, şahane bahaneler buluyorum kendime. Beklememek, bekletmemek lazım. Hayat kısa, zamanınsa acelesi var mış.
Selametle, sevgi coşkuyla…
Hastaları şifa gelip bulsun, gönülleri dualar…
Koklayın…
Dinleyin…
Şükürle…
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

iPad’imden gönderildi

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

güzel havalı bu Pazar gününün akşamından

Babam diyor ki:

‘’Kızım hep güleceksiniz. Issız bir yolda kaybolsanız bile, gülümseyin. Yol kenarında bulduğunuz kayaya sarılıp –ne kadar güzel bir kayasın- diyerek sevin onu, gülümseyin. Hiçbir şeyi dert edinmeyin.’’

Annem diyor ki:

‘’Yuttum o kayaları ben.’’

Bu güzel havalı Pazar gününün akşamüzerinde, Vilo – Nazif ikilisinin ziyaretinin konusu buydu. Yemek masasında oturmuş otlu peynir, bal, kızarmış ekmek, demli çay eşliğinde işte tam bunları konuşuyorken beraberce, babam gene gülümsemeye başladı, annem kayayı eline aldı falan.

Bense diyorum ki:

‘’Hep bu kayalarla mı geçecek hayat.’’

Kimi sarılıyor, kimi yutuyor, kimi sırtında taşıyor, kimi bir tekmeyle savuruyor, kimi sevdiklerine fırlatıyor, kimileriyse görmüyor bile. Ama en güzeline gene güzel havalı bu Pazar gününün akşamüzerinde kardeşim Özlem rastlamış; kayaların üzerine çiçekler koyan adam. Evet, görseldeki güzel adam. Tanımıyoruz ama ‘güzel bir adam’ olduğunu tahmin ettik. Edilesi değil mi? Sarıldığı kayalardan zarar görmemiş olmalı.

Bir de girizgâhta bahsettiğim annem ve babam gibi hayat arkadaşlıklarının yıllar sonrasında birbirlerini tuhaf bir kabullenişleri söz konusu oluyor. Kayaya sarılana, kayayı yutanı ekleyince diyorum yani sonu fena olmuyor. Mesela; evlerinde kısa sürede tamamlanabilecek tadilat girişimi babamın ağır kanlılığı sebebiyle yaklaşık on gündür devam etmekte. Ki; evde öyle altının üstüne gelme durumuyla beraber akma, kabarma durumları da söz konusu. Iki gün önce durum raporu almak için telefonla aradım Vilo’yu:

-Nasılsın meleğim, ne durumda tadilat.

-Valla evi bok götürüyor yavrum, babana kaldığımıza göre tahmin et artık ne zaman biter.

-Eee sen ne yapıyorsun onca işin ortasında? Gelip alayım seni…

-Saçıma boya, yüzüme maske sürdüm, vaktinin dolmasını bekliyorum yıkamak için. Kaçacağım zaman da haber veririm, gelir alırsın. Merak etme yani, iyiyim.

Galiba annem farkında değil ama o da babama benzedi, gülümsüyor.

Ve hepsinden öte; biz evlatlarına bu nasihatları verdikleri halde gene çoğunlukla bizler yüzünden, ufacık karın ağrımızda bile hâlâ ve hâlâ nice kayalara sarılıp dertlenip üzüldüklerini biliyorum, evladının derdi olduğunda her bulduğuna sarılıp dertlenen bir anne olarak.

Gülümseyelim!

Hayat!

Sağlık olsun!

Yenemediğin bileği öpeceksin.

Sarılamadığını yutacaksın.

Savuramadığını kabul edeceksin.

Gönlün varsa…

Gönüllüysen…

Gönül gönüleysen…

Hele bir de umudun varsa…

Güzel havalı bu Pazar gününün akşamından şükürle…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Nisan 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Screen Shot 2016-05-06 at 12.14.56 AM

Niyet

Gerçeğe inanç

Dua

Eylem

Niyet ediyorum. Gerçeğe inanıyorum. Dua ediyorum. Eyleme de geçiyorum. O eyleme geçtiğim noktanın başlangıcına yakın yerlerinde bir yerlerde birşey oluyor ve bambaşka boyuta geçiveriyorum; umursamazlık, boşvermişlik.. Gerçeği inkâr falan değil yanlış anlaşılmasın; işine gelmemekten kaynaklanan inkârvari umursamazlık. Çok imrendiğim halde şu kararlı, istikrarlı insanlardan olamadım. Istiktararım istikrarsızlıktan yana. Bu konuda hükümet gibi kandırık yapmayacağım, istikrarsızken istikrarlıyım demeyeceğim.

Istikrarla istikrarsız olduğum konulara gelirsek; diyet yapmak, okumak, yazmak, iyi bir sohbet arkadaşı olmak, manikürlü gezmek, düzenli gardolaba sahip olmak, düzenli yemek pişirmek ve aklıma gelmeyen birkaç benzer şey. Tahmin ediyorum diyet birçoğumuzda aynı şekilde başlayıp çok benzer şekillerde içinden çıktığımız hallerden.

Okumak deseniz dönem oluyor ardı ardına günler, gecelerce okuyorum.’’ Aferin kızım Özgür gözüme girdin, böyle devam et.’’ diyorum. Ulan sonra kendime nazar mı değdiriyorum ne, haftalarca elime öyle soluksuz biçimde kitap alamıyorum, aldığımda da on-onbeş sayfa ancak. Yazmaya ara vermem pek benzer değil aslında tek sebebi gündem. Müdahale edemediğimiz ama dolaylı müdahili olduğumuz bunca acı olaylar yaşanıyorken yazamıyor insan. Yoksa her cebimde, çanta içlerinde, peçete, kağıtlarda notlar dolu. Telefonumda aklıma gelen şeyleri kaydettiğim kısa ses kayıtları…

Dün yağmurun eşliğinde annemin evine doğru yoldayken gökkuşağının tam altına gidebilmeyi hayal ettiğim çocukluk günlerim geldi mesela aklıma. Masal yazdırabilecek kadar içime girdi, kaldı. Gökkuşağının tam altını bulabilmeyi, dokunabilmeyi hayal ettiğim günler. Gökkuşağının ışık ışınlarının su damlaları içinden geçerken kırılmasıyla ve yansımasıyla oluştuğunu bilmediğim çocukluk günlerim. Neyin ne olduğunu, herşeyin anlamını bilmediğimiz en saf, en mutlu günlerim. Bildik öğrendikçe coşkumuz azalıyor gibi. Geçen gün de Oğuz’a gökyüzüne bakmasını söyledim. Bulutların göğe ne kadar yakıştıklarını görsün diye. Mavinin ne kadar kocaman bir renk olduğunu görsün diye. ‘’Bak bulutlar gökyüzü çiçekleri gibiler değil mi ‘’ dedim oğluma. Bulutlara dokunabilmeyi hayal etsin çok istedim. Bulutların üzeride yatabilmeyi… Gerçi Kristal Çocuklar dedikleri bu nesil bulutların nasıl oluştuklarını falan bilerek doğuyor gibiler. Onlara hayal kurdurtabilecek şeyler daha çok teknolojik ya da ütopik şeyler. Rahat rahat bir terlik bile fırlatamıyorsun çocuklara, dönüp psikolojik tahlilini yapıyorlar kalıyorsun ” Hııı ” diye. Tansiyonumuzu o noktaya tırmandıracak olaylar yaşadığımız zamanlarda Oğuz’un ‘’ Tamam anne şimdi son saati ( ya da olanları ) unutalım. Hiç yaşamamışız gibi baştan başlayalım.’’ diyor serseri. Terliği bırakın, kendimi nereye fırlatsam şaşırıyorum o anlarda.

Aslına bakarsanız yapmaya, uygulamaya karar verip sonrasında vazgeçtiğim her şeyle ilgili kendime çok mantıklı başkalarına bahanesel bir ( birkaç ) sebebim mutlaka oluyor.

Örgü işi bitti, neden? Yaz geldi.

Ameliyattan beri yağlıboya resim yapmıyorum, neden? Taşındığımız evde yer yok.

En fazla onbeş gün arayla manikür yaptırıp tertemiz, ojeli ellerle gezecektim, ne oldu? Onbeşte bir ona o parayı ne diye vereyim yahu oturur evde biraz çeki düzen verdin mi tamamdır.

Gardolabı düzenledikten sonra bir daha asla bozulmayacağına dair kararım ne oluyor da üzerinden sayılı gün geçer geçmez karman çorman oluyor? Düzen bozulmak içindir, aradığımı bulabildikten sonra sorun yok.

Kendime bu yaştan sonra birşey kanıtlayamam, tamam. Ama şu çocuklara iyi örnek olabileydim iyi olurdu. Derken burada da bakacak kendime göre bir pencere buldum: Belki onlar da benim gibi olmamak için kararlarında kararlı çocuklar olurlar, kimbilir. Gördünüz mü işte tam bu şekilde oluyor, ilik gibi sıyırıyorum kendimi. Eteğime paçama, yüzüme gözüme bulaştırmadan.

Istikrarlı olduğum konular tabii ki var; sevmek mesela. Sevmekten vazgeçmiyorum. Ilişki bitirmek denilebilinir ama sevmekten vazgeçiş değil asla. Işte o kararı verme sürecim, direnişim çok istikrarlı oluyor. Sonuna kadar direniyor kalbim, beynim. Defalarca yokluyorum kalbimi, beynimi. Ta ki bomboş hissedene, boşalana kadar. O nokta da ise yaşanan şeylerin hatırası temiz kalsın, riya, inkâr, sahte hiçbir şey olmasın diye vazgeçiyorum ilişkiden. Sevmekten değil…

Böyleyken böyle işte…

Şimdi beni, umur umursamaz, istikrar istikrarsızlığımı falan bırakalım bir kenara:

Bu gece Hıdırellez! Bahar geldi. Herkes dilekler tutuyor, dua ediyor. Ağaç dallarına kurdelalar bağlıyorlar. Ateşler yakıp dans ediyorlar. Hızır’ı bekliyorlar. Bolluk bereket için. Arkadaşım Feyza yollamış duasına ortak olayım, duamız ortak olsun diye, şükür. Dua edip etmeme üzerine az önce telefonda konuşup hayli güldük. Dilediklerimiz, olanlar olmayanlar, oluş şekilleri falan felan. Sonuç olarak dua fazlası zarar olan birşey değil dedik. Buradan da sizlerle paylaşalım duamız büyüsün dedim. Şimdiden kabul olsun, herkesin gönlüne göre versin amin. Ya valla cıvıtmak istemiyorum da; karşılıklı dua edenlerin hangisinin hayrına nasıl karar veriliyor acaba? Tamam tamam be! İşte Ayça Oğuş sözcükleriyle bu geceki duamız:

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil…
sağlığı iyi olsun.

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.

Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. 

Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle birarada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın.

Nesi varsa, bölüşücek biri olsun; nesi yoksa, bulup getiricek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun.

Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın.

O herşeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun.

Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın.

İbadet eder gibi, bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun.

Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün.

O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. 

Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde birşey durup durup zıplasın.

Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin.

Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin.

İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın.

Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.

Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun.

Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun. Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın.

Bugün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun.

Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın.

Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.



Bir hayali gerçek olsun.

Bir hayale gözünü yumsun.

Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın.

Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın.

Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun.

Duası gerçek olsun.



Her kelimesine şükretsin.

Tek satırına nazar değmesin.

Amin.

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 05 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ölmek ne demek

Günlerdir okuyup, izliyorum. Haberlerde gördükleri, okul servisinde duyduklarını çocuklarıma nasıl açıklayabileceğimi, içimde kopan fırtınaları nerelere sığdırabileceğimi bilemez günlerden birinde aşağıdaki yazıyı okudum. Nermin Yıldırım’ın kaleminden, 10 yaşında bir çocuğun dilinden ölüm. Vakit ayırır okursanız belki bazılarınız vazgeçersiniz sosyal paylaşım platformlarında abuk sabuk, siktiriboktan paylaşımlarda bulunmaktan. Oturduğu sıcak koltuklardan yorumlar yapıp üzerine birbirleriyle polemiğe girenler ise apayrı… Biraz hissetmeye çalışarak, anlamaya çalışarak davranmayı bile başaramıyoruz. Şiddet şiddetle mi çözülecek?

Ölmek ne demek, çaresizlik, acıyla örtülenen öfke, anlayamamazlık… Savaş ne, kimin savaşı… Savaşın içinde çocuk olmak, anne, insan olmak… Parçalanmış bedenin başında ne hissedilir! 

Gerçek ne!

Neden tüm ülke olarak sokaklarda değiliz, gezi olaylarında ki gibi hepberaber olamıyoruz!

Ölüm uzaklarda olunca yeterince acıtmıyor mu!

Okuyun! 

ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN

page_on-yasindaydi-cemile-cizrede-dogmak-sucundan-olduruldu-evinde-donduruldu-izin-cikti-ve-morga-kondu_095673972

Adım Cemile. Herhalde daha evvel öğrendiniz. Yine de hatırlatacağım; bilirim unutmayı seversiniz.

10 yaşındayım. Siz yaş alarak, yaşlanarak, sevinerek, ağlayarak, unutarak, hatırlayarak, birbirinizin kalbine dayanarak yahut aksine herkesten uzaklaşıp topyekün çıldırarak yaşamaya devam edeceksiniz. Değişecek yaşınız. Yüzünüz, sesiniz değişecek. Bense hep fotoğrafta gördüğünüz halimle kalacağım. Büyümeyi öğrenemeden ölü olmaya alışacağım.

Siz de alışırsınız sevgili büyüklerim. Benim ölümüme, askerdekinin, dağdakinin inşaattakinin, madendekinin ölümüne, yani kendinizinkinden başka herkesinkine alışırsınız. Başkasının canı nedir ki, yeri geldiğinde istatistik yapar, abaküsteki boncuklar gibi güle oynaya toplar çıkarırsınız.

Şimdi lütfen dikkatle yüzüme bakın. Aynaya bakacak yüzünüz kalsın diye, suretimin masumiyetini kalbinize kazıyın.

BİRAZ MASUMİYET HERKESE İYİ GELİR.

Hoş, hayat gailesi diye aşırı fırfırlı bir şeyiniz var sizin. Kredi kartı ekstrelerinizden, pazar kahvaltılarından, ufaklığın okul masraflarından, patronun huysuzluğundan, sınav sorularından, dometesin kilosundan filan müteşekkil. Biliyorum zamanla ona dalacak, beni sis bulutlarının ardında bırakacaksınız. Ölenle ölünmeyecek muhakkak ve umursamayışınızın adını ‘’her şeye rağmen yaşamak’’ koyacaksınız. Derken yıllar sonra adım geçecek zamansız bir sohbette. Tanıdık gelecek kulağınıza ama tam da çıkaramayacaksınız. Sonra birisi ‘’buzdolabındaki kız’’ diyecek, işte o zaman ürpererek hatırlayacaksınız. Beni, 10 yaşında ölen ve bir derin dondurucuya gömülen Cemile’yi.

Siz yeniden unutuncaya dek güzelce tanışalım iyisi mi…

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA

Cizre diye bir yer var, belki bilirsiniz. Oralıyım ben.

Size çok uzaktır evim, herkese çok uzaktır. Bazen hiçbir yerden görülmez, duyulmaz; sanırsınız kainatın öbür ucundadır. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüzdür dediklerinden hani; ölümüne sahiplenirsiniz ama sevmeyi bir türlü beceremezsiniz.

Işte oradaydım. Hayat gailenizin dışında, neden yandığını bilmediğim bir ateşin ortasında.

Çocuktum. Masumdum. Bütün oyunlara yenik doğmuştum.

Cizre’ydi. Eylüldü. Ölümdü. Annemin elime tutuşturduğu salçalı ekmeği kemirirken mütemadiyen gökyüzüne bakıyordum. Kuşlar hızla göçüyordu. Bir anlam veremiyordum.

‘’AY, ANNE’’

o gün evimin önünde oynuyordum, bilirsiniz çocuklar hep böyle yapar.

Cudi Mahallesi’nin tepelerine zırhlı araçlar yerleştirmişler, bilmiyorum büyükler neden hep böyle yapar.

Sonra bir ses duydum ben ve yere yığıldım. Gümüş, kanatlı kuşlar gelip usulca göğsüme kondular. Gagalarıyla okşayıp acıyan yerimi, nefesimi geriye doğru çekip saydılar.

Annem koşup yanıma geldi.

Gözlerini açık yaralar gibi yanan gözbebeklerime dikti. Ben de ona baktım o zaman. Annem dünyada gördüğüm ilk ve son şeydi.

Ağılı bir sır vermek ister gibi güçlükle araladım dudaklarımı. Inleyerek, ağlayarak ve nihayet anlayarak, vedalaşır gibi fısıldadım:

‘’ Ay, an-ne!’’

sonra düştü gözkapaklarım. Bir daha hiç açamadım. Annem uzun bir çığlık attı. Cizre, annemin çığlığıyla ağır yaralandı.

ANNE BEN TERÖRİST MİYİM?

Bazen her şey çok çabuk olur; insan yaşadığını bile anlayamadan ölür. Yarıda bırakılmış hayatlar sonsuza dek kanar; bu sızının dilinden sadece ölüler, anneler ve bir de kuşlar anlar.

Arkamdan kimileri kaza dedi, kimileri nişan alınmış. Ben bilemem, çocuğum. Bildiğim şu; devlet baba ağrılı delikler açtı vücudumda. Kanadım.

Açıkçası neden öldüğümü hâlâ anlayamadım.

Bir savaş varmış; ama ben savaşmıyordum.

Düşman da varmış; düşman edinecek kadar uzun yaşamadım.

Kazanılacak ve kaybedilecek şeylerden söz edenler oluyor; ben hayatımı kaybettim kazanmaya çalıştığım bir şey yüzünden, gerisiyle ilgilenmiyorum.

Ha bir de teröristmişim, öyle laflar da dudum. Artık anneme de soramıyorum ki, anne ben terörist miyim?

Kapının önünde oynamakla büyük kabahat mi işledim? Sadece kuşlara bakmak istemiştim. Özür dilerim.

BİTMİŞ BİR ÖYKÜNÜN DEVAMI

Bir öykü olsaydım, burada biterdim. Ama doğduğum yerde bir şeyin ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremezsiniz. Velhasıl çilem ölünce de bitmedi. Zaten siz de hikâyemin buraya kadar olan kısmı yüzünden tanımıyorsunuz beni. Sonrasında başıma gelenler olmasa, belki ölümüm dikkatinizi bile çekmezdi. Malum, dünyada çocuklar doğar, büyür ve ölür. Çoktan kabullendiniz bu minik aksiliği. Bu yüzden ölümümden çok toprağa kavuşamayışım çekti dikkatinizi.

BEN ÖLDÜKTEN SONRA

Kuşlar gelip ruhumun omuzlarından tuttular. Beyaz tombul bulutlara doğru uçurdular içimi.

Ruhumun yükseldiği yerden kanlar içindeki kendime ve karanlık dünyanıza baktım. Babam kendini dövüyor, annem eğilmiş saçlarımı okşuyordu. Sokakta polis ablukası olduğundan, kimse benden geriye kalanları dışarıya çıkaramıyordu.

Dışarıda hava kırk dereceye vuruyor, evimizin için fırın gibi cayır cayır yanıyordu. Anneciğim, bir yandan beni, benden geriye kalanları yani, öpüp kokluyor, bir yandan da kokmayayım diye buzdolabından çıkardığı buzlarla cesedimi ovuyordu.

O gece kırgın bir hayalet gibi yanıma uzandı, cenazemi koynunda yatırdı annem. Ben sonsuz bir uykudaydım ama o gözünü bile kırpmadı. Gözyaşları bedenimin etrafında eriyen buzlara karışıyor, duaları odanın çatlak duvarlarından içeri sızıyordu. Ben öylece yattım, hiç ağlamadım. Ölüler ağlayamaz diye değil, annem daha da üzülmesin diye.

DERİN DONDURUCU

Zaman geçti. Adına abluka dedikleri o feci şey bitmedi. Cenazemi evden çıkaramadılar. Hava sıcaktı, anlatabiliyor muyum, çok sıcak… diyelim öldürülmek fıtratımdı sevgili büyüklerim, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, toprağa dahi giremeden çürüyüp kokmak da mı fıtrat!

En nihayet anacığım, son nefesini veri gibi, titreyen elleriyle alıp derin dondurucuya yerleştirdi beni. Söylemeye dili varmadı tabii ama kokmayayım diye yaptı bu işi. Orada, o derin dondurucunun içinde kaldım ben günlerce. Annemin gözyaşları sancılı bir nehir gibi çağlayarak sızdı içeriye.

Diriler beni duyamaz artık ama ben onları işitebilirm. O derin dondurucudan bozma sunakta, ne uğruna verildiği meçhul bir kurban gibi yatarken ben, evladını toprağa verebilmek için dualar eden annemin paramparça sesini dnledim. Iki cihanda işittiğim en acıklı, en acıklı şey buydu benim.

Inleyerek fısıldadım ama duymadı tabii kimse:

‘’Ay anne! Ah, anne!’’

ANNEMİN RÜYASI

Şimdi halimi soracak olursanız, iyiym. Bazen kendimi hafiflemiş bile hissediyorum. Açık pencerelerin önünde şişen tül perdeler gibi, kuşların kanatlarındaki renkli tüyler, sokaklara üflediğimiz baloncuklu köpükler gibi, ferah fahur uçuşuyorum. Ömrümün yırtıldığı yer kanamaya devam ediyor ama yaralarım artık canımı yakmıyor. Canım yok ki benim. Yok vardan az acıtıyor.

Diyeceğim o ki beni merak etmeyin. Ille de endişelenecekseniz, ölüler değil diriler için endişelenin. NETİCEDE CENNETTE DE CEHENNEM DE DİRİLERİN.

Burada şimdi benim tek derdim, kalbimi çitileyen özlem. Ölüme bile alışılıyor da ona bir türlü alışılamıyor. Annemi özlüyorum, hem de çok. Rüyalarına girivermek için geceleri sayıyorum ama annemin nicedir uyku nedir bildiği yok.

‘’Anne, bu gece geleceğim, uyu artık ne olur.’’

Gözlerini fotoğrafımı astığı duvarın çatlaklarına dikip, günler ve geceler boyu öylece bekliyor. Fotoğrafım her geçen gün biraz daha soluyor. Duvardaki çatlaklar günbegün büyüyor. Sabahlara kadar sıtmaya tutulmuş gibi titriyor annem. Içinden bir yerlerden çok ama çok üşüyor.

‘’KUŞLAR, CANIM KUŞLAR, YETER ARTIK SICAK ÜLKELERE GİTTİĞİNİZ. GERİ GELİN. ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN.’’

NERMİN YILDIRIM

( ot dergisi / Ekim 2015 )

 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

bulursam kırarım kafanı

Screen Shot 2015-09-26 at 8.31.23 PM

Heyy!

Tatil yorgunluğu içinde, derinden, özlem dolu bir ‘Merhaba’ sizler, bizler, hepimiz için…

Tamam biliyorum çoğumuzda bir dağılmışlık, bir daha toplanamayacak mışlık hissi. Gece gündüz ayarımız, çoluk çocuk kargaşamız, nerede – ne zaman cevapsızlıkları ya da çoktan seçmeli yanıtlar, yağdı – durdu yağmur takipleri, açtı – kapadı güneş arayışları, haberleri izlemek izledikçe kahrolmalar, çaresizlik, öfke, anlam veremeyişler … derken derken tükendik.

Sonbahar sendromu dediğimiz ruh hali içine girmek bir yana ta kendisi olduk sendromun. Gözlemlediğim kadarıyla erkeklerin ruh halleri her zamanki gibi stabil, ne yapsınlar yaradılış özürü; yol hep düz. Biz kadınlar yaradılış özüründen dolayı hep çetrefil, virajlı yollar, dalgalı sulardayız. Anacım kiminle konuşsam regliye dört kala ya da menepoz yaş haddi ruh halinde. Ama geçecek, yorganlar bi çıksın ortaya, okul servisi yolları gözlenmeye başlansın hele hepsi geçecek. Elbirliğiyle atlatacağız. Bu arada aranızda sendromu benim gibi vücuduna kilo olarak yerleşenler varsa onlar da endişe etmesinler; önümüzde bir dünya Pazartesi var, başlarız. Ben ümitli, umutluyum. ( Ümit: uyanık insan rüyası ( tolstoy ). Umut: hayal ettiklerini hayata geçirme isteği ). Oldu oldu, olmadı çay içeriz!

‘Dağılmışlık’ diye başlamıştım ya işte bu son bayram tatilinde anladım ki; biz fiili anlamda toplanamaz bir aileyiz. Toplanamaz da demeyelim aslında ‘Bulamaz’, ‘Bulma özürlü’.

– Anne …. neredeeeee?

– Oğlum bak gelir bulursam kırarım kafanı, dikkatli bak!

– Tamam, gel kır! Aman gelme buldum!

Diyaloğu tüketti beni. Gerçi annemi tüketmediyse bana da bir şey olmaz.

– Bakan kör.

– Gözünün önündekini göremiyorsun.

– Bak! Bak! Burada işte! Baksan göreceksin!

– Bırak getirme o halde, kalkamam şimdi, kalkarsam kafanı kıracağım çünkü…

Sayısız kereler telaffuz edilen bu diyaloglarla büyümüş olan biz üç kardeş de, sayısız kereler telaffuz eden annem de iyiyiz. Aradığımız şeylerin nicelik niceliklerinin değişmiş olması bir şeyi değiştirmedi, hâlâ arıyoruz ama iyiyiz. Şükür!

Lafı gelmişken itiraf edeyim; çok kereler ‘Anne bulamıyorummmm!’ diye çığlık atasım gelmiyor değil. Gelse de kafamı kırsa istediğim çok oluyor. Bir dönem arayıp bulayım derken kendimi kaybetmiş, çığlıkta atamamış yalnızca buraya ilan yazabilmiştim: ‘ Kendimi kaybettim bulan olursa hükümsüzdür! ‘ diye. Ilk bulan ben oldum allahtan, iyi kotarmıştım. Artık hepimiz beraber takılıyoruz; kaybettiklerim, aradığım bulduklarım, tesadüfen karşıma çıkanlar, pandoranın kutusundan çıkanlar, süprizler hepimiz beraberiz.

Son olarak bir instagram geyiği:

Size bir iyi bir de kötü haberim var,

Kötü Haber: Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

İyi Haber: Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

Arayıp bulamayanlara, bulup kıymetini bilenlere, bulduğunu göremeyenlere, kendini arayanlara, aşkı arayanlara herkese selam olsun.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Eylül 2015 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

sakın anneme söylemeyin

InstasizeImage

Yıllardır sen ve arkadaşlarının varlığı için şükrettim. Yerlerinizi ilkokul sıralarında öğrendim. Ne işe yaradığınızı, ayrı ayrı ne kadar önemli olduğunuzu, birlikte nasıl bütün olduğunuzu… Büyüdükçe büyüdükçe ‘’ Rabbim nasıl mükemmel yaratmış. Birbirlerini nasıl da kollayıp, idare ediyorlar.’’ diyerekten kendi haline bıraktım seni de diğerleriyle beraber. Arada yokladım falan ama itiraf ediyorum çok önemsemedim seni; ‘’Bize bir şey olmaz.‘’ diye. Olabilir miş. Olur muş. Arızalanabilir miş. Ve hatta özen göstermezsen veda günü gelebilir miş. Işte bugün bizim veda günümüz tatlım. Sana daha iyi bakabilirdim. Daha sık sorabilirdim halini hatırını.

Peki sen!!! Bir uyaramaz mıydın beni? Bi dürtemez miydin? Benden iyi hatun bulabileceğini sanıyorsan, yanılıyorsun. Kim eğlendirebilir seni benim eğlendirdiğim kadar. Hiç canın sıkıldı mı benimleyken? Kim gezdirebilir seni benim kadar? Söylesene! Var mı cevabın? Olsa ne farkeder desene! Artık tüm bu hatalar, yapılan, yapılmayan, yapılabilir olanlar geçmişte kaldılar. Geçmişimiz oldular.

Elveda Sağ Böbreğim! Bugüne kadar vermiş olduğun tüm hizmetler için teşekkür ediyorum, minnettarım. Hakkını helal et. Oradakilere selam söyle. Hatta de ki;

‘’Özgür Kadın tomografi cihazına bilmem kaçıncı girişinde bakışlarını bir noktaya kilitlemiş gözyaşları içindeyken ‘’Amına kodumun hayatıııı! Ulan bu mu, bu mu yani övünüp durduğun. Gösterip vermeyen kaşarlar gibi misin! Ulan ben iyileşip bir kalkayım ayağa işte o zaman kork benden. O öyle yenmez böyle yenir deyip yatırmazmıyım seni önümeeee!’’ diye haykırdı.’’ dersin. Ve bilsinler ki, korkmalılar. Haydi şimdi selametle…

Haydi ben şimdi biraz narkoz alıp dumanlanayım.

Sevgiyle kalın.

 özgür tamşen yücedal

 

 
2 Yorum

Yazan: 05 Nisan 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: