RSS

Etiket arşivi: ot dergisi

çevirimiçi

Gittim

Döndüm

Aynı yerdeyim

Anlamsızca film izliyorum

Kitap, dergi okuyorum

Spor yapıyorum

Uyumak istiyor, uyuyamıyorum

Hep aynı saatte, aynı güdüyle uyanıyorum

Kaç gün oldu hatırlıyorum

Öğle saatlerine kadar sağ salim gelebilirsem ‘bugünü de atlattım’ diyorum

Debelenip duruyorum

Hâllerden hâl beğeniyorum

Sorgulayıp duruyorum

Dönüp kendime çarpıyorum

Düşüyorum

Sonra kalkıyorum

Susuyorum

Susmayan yanıma söyleniyorum

Bol bol kaVe içiyorum

Haberleri izlemiyorum

Kesinlikle damar parçalar dinlemiyorum

Doğrusu nedir? bilen arıyorum

Bir diz istiyorum

Maviyi bir de gündoğumlarını özledim korkuyorum

Içim giderken ben duruyorum

Duran yanım kırgın, biliyorum

Insan her bahar tazelenmeyebilir miş

Gönülün niyette olması yetmiyor muş

Bazen basit

Bazen -miş gibiy miş

Bana basit değil miş.

Özgür Tamşen Yücedal

NoT: Satırlara destek veren aşk temalı Ot yazısına,

        Serkan Kaya şarkılarına,

       iki kadeh rakıya teşekkürü borç bildim, teşekkür ediyorum.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 07 Nisan 2017 in GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ölmek ne demek

Günlerdir okuyup, izliyorum. Haberlerde gördükleri, okul servisinde duyduklarını çocuklarıma nasıl açıklayabileceğimi, içimde kopan fırtınaları nerelere sığdırabileceğimi bilemez günlerden birinde aşağıdaki yazıyı okudum. Nermin Yıldırım’ın kaleminden, 10 yaşında bir çocuğun dilinden ölüm. Vakit ayırır okursanız belki bazılarınız vazgeçersiniz sosyal paylaşım platformlarında abuk sabuk, siktiriboktan paylaşımlarda bulunmaktan. Oturduğu sıcak koltuklardan yorumlar yapıp üzerine birbirleriyle polemiğe girenler ise apayrı… Biraz hissetmeye çalışarak, anlamaya çalışarak davranmayı bile başaramıyoruz. Şiddet şiddetle mi çözülecek?

Ölmek ne demek, çaresizlik, acıyla örtülenen öfke, anlayamamazlık… Savaş ne, kimin savaşı… Savaşın içinde çocuk olmak, anne, insan olmak… Parçalanmış bedenin başında ne hissedilir! 

Gerçek ne!

Neden tüm ülke olarak sokaklarda değiliz, gezi olaylarında ki gibi hepberaber olamıyoruz!

Ölüm uzaklarda olunca yeterince acıtmıyor mu!

Okuyun! 

ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN

page_on-yasindaydi-cemile-cizrede-dogmak-sucundan-olduruldu-evinde-donduruldu-izin-cikti-ve-morga-kondu_095673972

Adım Cemile. Herhalde daha evvel öğrendiniz. Yine de hatırlatacağım; bilirim unutmayı seversiniz.

10 yaşındayım. Siz yaş alarak, yaşlanarak, sevinerek, ağlayarak, unutarak, hatırlayarak, birbirinizin kalbine dayanarak yahut aksine herkesten uzaklaşıp topyekün çıldırarak yaşamaya devam edeceksiniz. Değişecek yaşınız. Yüzünüz, sesiniz değişecek. Bense hep fotoğrafta gördüğünüz halimle kalacağım. Büyümeyi öğrenemeden ölü olmaya alışacağım.

Siz de alışırsınız sevgili büyüklerim. Benim ölümüme, askerdekinin, dağdakinin inşaattakinin, madendekinin ölümüne, yani kendinizinkinden başka herkesinkine alışırsınız. Başkasının canı nedir ki, yeri geldiğinde istatistik yapar, abaküsteki boncuklar gibi güle oynaya toplar çıkarırsınız.

Şimdi lütfen dikkatle yüzüme bakın. Aynaya bakacak yüzünüz kalsın diye, suretimin masumiyetini kalbinize kazıyın.

BİRAZ MASUMİYET HERKESE İYİ GELİR.

Hoş, hayat gailesi diye aşırı fırfırlı bir şeyiniz var sizin. Kredi kartı ekstrelerinizden, pazar kahvaltılarından, ufaklığın okul masraflarından, patronun huysuzluğundan, sınav sorularından, dometesin kilosundan filan müteşekkil. Biliyorum zamanla ona dalacak, beni sis bulutlarının ardında bırakacaksınız. Ölenle ölünmeyecek muhakkak ve umursamayışınızın adını ‘’her şeye rağmen yaşamak’’ koyacaksınız. Derken yıllar sonra adım geçecek zamansız bir sohbette. Tanıdık gelecek kulağınıza ama tam da çıkaramayacaksınız. Sonra birisi ‘’buzdolabındaki kız’’ diyecek, işte o zaman ürpererek hatırlayacaksınız. Beni, 10 yaşında ölen ve bir derin dondurucuya gömülen Cemile’yi.

Siz yeniden unutuncaya dek güzelce tanışalım iyisi mi…

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA

Cizre diye bir yer var, belki bilirsiniz. Oralıyım ben.

Size çok uzaktır evim, herkese çok uzaktır. Bazen hiçbir yerden görülmez, duyulmaz; sanırsınız kainatın öbür ucundadır. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüzdür dediklerinden hani; ölümüne sahiplenirsiniz ama sevmeyi bir türlü beceremezsiniz.

Işte oradaydım. Hayat gailenizin dışında, neden yandığını bilmediğim bir ateşin ortasında.

Çocuktum. Masumdum. Bütün oyunlara yenik doğmuştum.

Cizre’ydi. Eylüldü. Ölümdü. Annemin elime tutuşturduğu salçalı ekmeği kemirirken mütemadiyen gökyüzüne bakıyordum. Kuşlar hızla göçüyordu. Bir anlam veremiyordum.

‘’AY, ANNE’’

o gün evimin önünde oynuyordum, bilirsiniz çocuklar hep böyle yapar.

Cudi Mahallesi’nin tepelerine zırhlı araçlar yerleştirmişler, bilmiyorum büyükler neden hep böyle yapar.

Sonra bir ses duydum ben ve yere yığıldım. Gümüş, kanatlı kuşlar gelip usulca göğsüme kondular. Gagalarıyla okşayıp acıyan yerimi, nefesimi geriye doğru çekip saydılar.

Annem koşup yanıma geldi.

Gözlerini açık yaralar gibi yanan gözbebeklerime dikti. Ben de ona baktım o zaman. Annem dünyada gördüğüm ilk ve son şeydi.

Ağılı bir sır vermek ister gibi güçlükle araladım dudaklarımı. Inleyerek, ağlayarak ve nihayet anlayarak, vedalaşır gibi fısıldadım:

‘’ Ay, an-ne!’’

sonra düştü gözkapaklarım. Bir daha hiç açamadım. Annem uzun bir çığlık attı. Cizre, annemin çığlığıyla ağır yaralandı.

ANNE BEN TERÖRİST MİYİM?

Bazen her şey çok çabuk olur; insan yaşadığını bile anlayamadan ölür. Yarıda bırakılmış hayatlar sonsuza dek kanar; bu sızının dilinden sadece ölüler, anneler ve bir de kuşlar anlar.

Arkamdan kimileri kaza dedi, kimileri nişan alınmış. Ben bilemem, çocuğum. Bildiğim şu; devlet baba ağrılı delikler açtı vücudumda. Kanadım.

Açıkçası neden öldüğümü hâlâ anlayamadım.

Bir savaş varmış; ama ben savaşmıyordum.

Düşman da varmış; düşman edinecek kadar uzun yaşamadım.

Kazanılacak ve kaybedilecek şeylerden söz edenler oluyor; ben hayatımı kaybettim kazanmaya çalıştığım bir şey yüzünden, gerisiyle ilgilenmiyorum.

Ha bir de teröristmişim, öyle laflar da dudum. Artık anneme de soramıyorum ki, anne ben terörist miyim?

Kapının önünde oynamakla büyük kabahat mi işledim? Sadece kuşlara bakmak istemiştim. Özür dilerim.

BİTMİŞ BİR ÖYKÜNÜN DEVAMI

Bir öykü olsaydım, burada biterdim. Ama doğduğum yerde bir şeyin ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremezsiniz. Velhasıl çilem ölünce de bitmedi. Zaten siz de hikâyemin buraya kadar olan kısmı yüzünden tanımıyorsunuz beni. Sonrasında başıma gelenler olmasa, belki ölümüm dikkatinizi bile çekmezdi. Malum, dünyada çocuklar doğar, büyür ve ölür. Çoktan kabullendiniz bu minik aksiliği. Bu yüzden ölümümden çok toprağa kavuşamayışım çekti dikkatinizi.

BEN ÖLDÜKTEN SONRA

Kuşlar gelip ruhumun omuzlarından tuttular. Beyaz tombul bulutlara doğru uçurdular içimi.

Ruhumun yükseldiği yerden kanlar içindeki kendime ve karanlık dünyanıza baktım. Babam kendini dövüyor, annem eğilmiş saçlarımı okşuyordu. Sokakta polis ablukası olduğundan, kimse benden geriye kalanları dışarıya çıkaramıyordu.

Dışarıda hava kırk dereceye vuruyor, evimizin için fırın gibi cayır cayır yanıyordu. Anneciğim, bir yandan beni, benden geriye kalanları yani, öpüp kokluyor, bir yandan da kokmayayım diye buzdolabından çıkardığı buzlarla cesedimi ovuyordu.

O gece kırgın bir hayalet gibi yanıma uzandı, cenazemi koynunda yatırdı annem. Ben sonsuz bir uykudaydım ama o gözünü bile kırpmadı. Gözyaşları bedenimin etrafında eriyen buzlara karışıyor, duaları odanın çatlak duvarlarından içeri sızıyordu. Ben öylece yattım, hiç ağlamadım. Ölüler ağlayamaz diye değil, annem daha da üzülmesin diye.

DERİN DONDURUCU

Zaman geçti. Adına abluka dedikleri o feci şey bitmedi. Cenazemi evden çıkaramadılar. Hava sıcaktı, anlatabiliyor muyum, çok sıcak… diyelim öldürülmek fıtratımdı sevgili büyüklerim, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, toprağa dahi giremeden çürüyüp kokmak da mı fıtrat!

En nihayet anacığım, son nefesini veri gibi, titreyen elleriyle alıp derin dondurucuya yerleştirdi beni. Söylemeye dili varmadı tabii ama kokmayayım diye yaptı bu işi. Orada, o derin dondurucunun içinde kaldım ben günlerce. Annemin gözyaşları sancılı bir nehir gibi çağlayarak sızdı içeriye.

Diriler beni duyamaz artık ama ben onları işitebilirm. O derin dondurucudan bozma sunakta, ne uğruna verildiği meçhul bir kurban gibi yatarken ben, evladını toprağa verebilmek için dualar eden annemin paramparça sesini dnledim. Iki cihanda işittiğim en acıklı, en acıklı şey buydu benim.

Inleyerek fısıldadım ama duymadı tabii kimse:

‘’Ay anne! Ah, anne!’’

ANNEMİN RÜYASI

Şimdi halimi soracak olursanız, iyiym. Bazen kendimi hafiflemiş bile hissediyorum. Açık pencerelerin önünde şişen tül perdeler gibi, kuşların kanatlarındaki renkli tüyler, sokaklara üflediğimiz baloncuklu köpükler gibi, ferah fahur uçuşuyorum. Ömrümün yırtıldığı yer kanamaya devam ediyor ama yaralarım artık canımı yakmıyor. Canım yok ki benim. Yok vardan az acıtıyor.

Diyeceğim o ki beni merak etmeyin. Ille de endişelenecekseniz, ölüler değil diriler için endişelenin. NETİCEDE CENNETTE DE CEHENNEM DE DİRİLERİN.

Burada şimdi benim tek derdim, kalbimi çitileyen özlem. Ölüme bile alışılıyor da ona bir türlü alışılamıyor. Annemi özlüyorum, hem de çok. Rüyalarına girivermek için geceleri sayıyorum ama annemin nicedir uyku nedir bildiği yok.

‘’Anne, bu gece geleceğim, uyu artık ne olur.’’

Gözlerini fotoğrafımı astığı duvarın çatlaklarına dikip, günler ve geceler boyu öylece bekliyor. Fotoğrafım her geçen gün biraz daha soluyor. Duvardaki çatlaklar günbegün büyüyor. Sabahlara kadar sıtmaya tutulmuş gibi titriyor annem. Içinden bir yerlerden çok ama çok üşüyor.

‘’KUŞLAR, CANIM KUŞLAR, YETER ARTIK SICAK ÜLKELERE GİTTİĞİNİZ. GERİ GELİN. ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN.’’

NERMİN YILDIRIM

( ot dergisi / Ekim 2015 )

 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: