RSS

ölmek ne demek

12 Eki

Günlerdir okuyup, izliyorum. Haberlerde gördükleri, okul servisinde duyduklarını çocuklarıma nasıl açıklayabileceğimi, içimde kopan fırtınaları nerelere sığdırabileceğimi bilemez günlerden birinde aşağıdaki yazıyı okudum. Nermin Yıldırım’ın kaleminden, 10 yaşında bir çocuğun dilinden ölüm. Vakit ayırır okursanız belki bazılarınız vazgeçersiniz sosyal paylaşım platformlarında abuk sabuk, siktiriboktan paylaşımlarda bulunmaktan. Oturduğu sıcak koltuklardan yorumlar yapıp üzerine birbirleriyle polemiğe girenler ise apayrı… Biraz hissetmeye çalışarak, anlamaya çalışarak davranmayı bile başaramıyoruz. Şiddet şiddetle mi çözülecek?

Ölmek ne demek, çaresizlik, acıyla örtülenen öfke, anlayamamazlık… Savaş ne, kimin savaşı… Savaşın içinde çocuk olmak, anne, insan olmak… Parçalanmış bedenin başında ne hissedilir! 

Gerçek ne!

Neden tüm ülke olarak sokaklarda değiliz, gezi olaylarında ki gibi hepberaber olamıyoruz!

Ölüm uzaklarda olunca yeterince acıtmıyor mu!

Okuyun! 

ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN

page_on-yasindaydi-cemile-cizrede-dogmak-sucundan-olduruldu-evinde-donduruldu-izin-cikti-ve-morga-kondu_095673972

Adım Cemile. Herhalde daha evvel öğrendiniz. Yine de hatırlatacağım; bilirim unutmayı seversiniz.

10 yaşındayım. Siz yaş alarak, yaşlanarak, sevinerek, ağlayarak, unutarak, hatırlayarak, birbirinizin kalbine dayanarak yahut aksine herkesten uzaklaşıp topyekün çıldırarak yaşamaya devam edeceksiniz. Değişecek yaşınız. Yüzünüz, sesiniz değişecek. Bense hep fotoğrafta gördüğünüz halimle kalacağım. Büyümeyi öğrenemeden ölü olmaya alışacağım.

Siz de alışırsınız sevgili büyüklerim. Benim ölümüme, askerdekinin, dağdakinin inşaattakinin, madendekinin ölümüne, yani kendinizinkinden başka herkesinkine alışırsınız. Başkasının canı nedir ki, yeri geldiğinde istatistik yapar, abaküsteki boncuklar gibi güle oynaya toplar çıkarırsınız.

Şimdi lütfen dikkatle yüzüme bakın. Aynaya bakacak yüzünüz kalsın diye, suretimin masumiyetini kalbinize kazıyın.

BİRAZ MASUMİYET HERKESE İYİ GELİR.

Hoş, hayat gailesi diye aşırı fırfırlı bir şeyiniz var sizin. Kredi kartı ekstrelerinizden, pazar kahvaltılarından, ufaklığın okul masraflarından, patronun huysuzluğundan, sınav sorularından, dometesin kilosundan filan müteşekkil. Biliyorum zamanla ona dalacak, beni sis bulutlarının ardında bırakacaksınız. Ölenle ölünmeyecek muhakkak ve umursamayışınızın adını ‘’her şeye rağmen yaşamak’’ koyacaksınız. Derken yıllar sonra adım geçecek zamansız bir sohbette. Tanıdık gelecek kulağınıza ama tam da çıkaramayacaksınız. Sonra birisi ‘’buzdolabındaki kız’’ diyecek, işte o zaman ürpererek hatırlayacaksınız. Beni, 10 yaşında ölen ve bir derin dondurucuya gömülen Cemile’yi.

Siz yeniden unutuncaya dek güzelce tanışalım iyisi mi…

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA

Cizre diye bir yer var, belki bilirsiniz. Oralıyım ben.

Size çok uzaktır evim, herkese çok uzaktır. Bazen hiçbir yerden görülmez, duyulmaz; sanırsınız kainatın öbür ucundadır. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüzdür dediklerinden hani; ölümüne sahiplenirsiniz ama sevmeyi bir türlü beceremezsiniz.

Işte oradaydım. Hayat gailenizin dışında, neden yandığını bilmediğim bir ateşin ortasında.

Çocuktum. Masumdum. Bütün oyunlara yenik doğmuştum.

Cizre’ydi. Eylüldü. Ölümdü. Annemin elime tutuşturduğu salçalı ekmeği kemirirken mütemadiyen gökyüzüne bakıyordum. Kuşlar hızla göçüyordu. Bir anlam veremiyordum.

‘’AY, ANNE’’

o gün evimin önünde oynuyordum, bilirsiniz çocuklar hep böyle yapar.

Cudi Mahallesi’nin tepelerine zırhlı araçlar yerleştirmişler, bilmiyorum büyükler neden hep böyle yapar.

Sonra bir ses duydum ben ve yere yığıldım. Gümüş, kanatlı kuşlar gelip usulca göğsüme kondular. Gagalarıyla okşayıp acıyan yerimi, nefesimi geriye doğru çekip saydılar.

Annem koşup yanıma geldi.

Gözlerini açık yaralar gibi yanan gözbebeklerime dikti. Ben de ona baktım o zaman. Annem dünyada gördüğüm ilk ve son şeydi.

Ağılı bir sır vermek ister gibi güçlükle araladım dudaklarımı. Inleyerek, ağlayarak ve nihayet anlayarak, vedalaşır gibi fısıldadım:

‘’ Ay, an-ne!’’

sonra düştü gözkapaklarım. Bir daha hiç açamadım. Annem uzun bir çığlık attı. Cizre, annemin çığlığıyla ağır yaralandı.

ANNE BEN TERÖRİST MİYİM?

Bazen her şey çok çabuk olur; insan yaşadığını bile anlayamadan ölür. Yarıda bırakılmış hayatlar sonsuza dek kanar; bu sızının dilinden sadece ölüler, anneler ve bir de kuşlar anlar.

Arkamdan kimileri kaza dedi, kimileri nişan alınmış. Ben bilemem, çocuğum. Bildiğim şu; devlet baba ağrılı delikler açtı vücudumda. Kanadım.

Açıkçası neden öldüğümü hâlâ anlayamadım.

Bir savaş varmış; ama ben savaşmıyordum.

Düşman da varmış; düşman edinecek kadar uzun yaşamadım.

Kazanılacak ve kaybedilecek şeylerden söz edenler oluyor; ben hayatımı kaybettim kazanmaya çalıştığım bir şey yüzünden, gerisiyle ilgilenmiyorum.

Ha bir de teröristmişim, öyle laflar da dudum. Artık anneme de soramıyorum ki, anne ben terörist miyim?

Kapının önünde oynamakla büyük kabahat mi işledim? Sadece kuşlara bakmak istemiştim. Özür dilerim.

BİTMİŞ BİR ÖYKÜNÜN DEVAMI

Bir öykü olsaydım, burada biterdim. Ama doğduğum yerde bir şeyin ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremezsiniz. Velhasıl çilem ölünce de bitmedi. Zaten siz de hikâyemin buraya kadar olan kısmı yüzünden tanımıyorsunuz beni. Sonrasında başıma gelenler olmasa, belki ölümüm dikkatinizi bile çekmezdi. Malum, dünyada çocuklar doğar, büyür ve ölür. Çoktan kabullendiniz bu minik aksiliği. Bu yüzden ölümümden çok toprağa kavuşamayışım çekti dikkatinizi.

BEN ÖLDÜKTEN SONRA

Kuşlar gelip ruhumun omuzlarından tuttular. Beyaz tombul bulutlara doğru uçurdular içimi.

Ruhumun yükseldiği yerden kanlar içindeki kendime ve karanlık dünyanıza baktım. Babam kendini dövüyor, annem eğilmiş saçlarımı okşuyordu. Sokakta polis ablukası olduğundan, kimse benden geriye kalanları dışarıya çıkaramıyordu.

Dışarıda hava kırk dereceye vuruyor, evimizin için fırın gibi cayır cayır yanıyordu. Anneciğim, bir yandan beni, benden geriye kalanları yani, öpüp kokluyor, bir yandan da kokmayayım diye buzdolabından çıkardığı buzlarla cesedimi ovuyordu.

O gece kırgın bir hayalet gibi yanıma uzandı, cenazemi koynunda yatırdı annem. Ben sonsuz bir uykudaydım ama o gözünü bile kırpmadı. Gözyaşları bedenimin etrafında eriyen buzlara karışıyor, duaları odanın çatlak duvarlarından içeri sızıyordu. Ben öylece yattım, hiç ağlamadım. Ölüler ağlayamaz diye değil, annem daha da üzülmesin diye.

DERİN DONDURUCU

Zaman geçti. Adına abluka dedikleri o feci şey bitmedi. Cenazemi evden çıkaramadılar. Hava sıcaktı, anlatabiliyor muyum, çok sıcak… diyelim öldürülmek fıtratımdı sevgili büyüklerim, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, toprağa dahi giremeden çürüyüp kokmak da mı fıtrat!

En nihayet anacığım, son nefesini veri gibi, titreyen elleriyle alıp derin dondurucuya yerleştirdi beni. Söylemeye dili varmadı tabii ama kokmayayım diye yaptı bu işi. Orada, o derin dondurucunun içinde kaldım ben günlerce. Annemin gözyaşları sancılı bir nehir gibi çağlayarak sızdı içeriye.

Diriler beni duyamaz artık ama ben onları işitebilirm. O derin dondurucudan bozma sunakta, ne uğruna verildiği meçhul bir kurban gibi yatarken ben, evladını toprağa verebilmek için dualar eden annemin paramparça sesini dnledim. Iki cihanda işittiğim en acıklı, en acıklı şey buydu benim.

Inleyerek fısıldadım ama duymadı tabii kimse:

‘’Ay anne! Ah, anne!’’

ANNEMİN RÜYASI

Şimdi halimi soracak olursanız, iyiym. Bazen kendimi hafiflemiş bile hissediyorum. Açık pencerelerin önünde şişen tül perdeler gibi, kuşların kanatlarındaki renkli tüyler, sokaklara üflediğimiz baloncuklu köpükler gibi, ferah fahur uçuşuyorum. Ömrümün yırtıldığı yer kanamaya devam ediyor ama yaralarım artık canımı yakmıyor. Canım yok ki benim. Yok vardan az acıtıyor.

Diyeceğim o ki beni merak etmeyin. Ille de endişelenecekseniz, ölüler değil diriler için endişelenin. NETİCEDE CENNETTE DE CEHENNEM DE DİRİLERİN.

Burada şimdi benim tek derdim, kalbimi çitileyen özlem. Ölüme bile alışılıyor da ona bir türlü alışılamıyor. Annemi özlüyorum, hem de çok. Rüyalarına girivermek için geceleri sayıyorum ama annemin nicedir uyku nedir bildiği yok.

‘’Anne, bu gece geleceğim, uyu artık ne olur.’’

Gözlerini fotoğrafımı astığı duvarın çatlaklarına dikip, günler ve geceler boyu öylece bekliyor. Fotoğrafım her geçen gün biraz daha soluyor. Duvardaki çatlaklar günbegün büyüyor. Sabahlara kadar sıtmaya tutulmuş gibi titriyor annem. Içinden bir yerlerden çok ama çok üşüyor.

‘’KUŞLAR, CANIM KUŞLAR, YETER ARTIK SICAK ÜLKELERE GİTTİĞİNİZ. GERİ GELİN. ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN.’’

NERMİN YILDIRIM

( ot dergisi / Ekim 2015 )

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

One response to “ölmek ne demek

  1. kafamaeserse

    31 Ekim 2015 at 17:46

    okurken içim titredi

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: