RSS

Etiket arşivi: mucize

sabah mucizesi

Gizem’i gece ağlayarak sızıp kaldığı koltukta uykusundan uyandıran üşüme hissiydi. Bedeni yüzüstü ve tüm ağırlığıyla koltuğa gömülmüştü adeta. Üzerinden kayıp yere düşmüş bej battaniyeyi sürüyerek çekti tekrar üzerine. Göz kapaklarında hissettiği sızıyla yattı biraz daha. Tüm bedeni, iç organları, ruhu acıyordu. Aşk acısının hissini biliyordu artık. Her nasıl yaşanırsa yaşansın her bitişin acı verici olduğunu… Yerde duran cep telefonun ekranına dokundu. Aydınlanan ekranda saatin kaç olduğuna baktı. Günün ilk saatleriydi. Aklına dün yaşamış oldukları daha doğrusu duymuş oldukları gelince fiziki acı benzeri hisle inleyerek kaşlarını çattı. Gözünde geceden kalan iki damla yaş süzüldü yastığına. Yutkundu.

Üç yıl sonunda buharlaşıp yokolmuştu büyük aşkı Soner. Tek söz söylemeden. Ardında cevapsız sorularla kıvranan bir enkaz bırakarak. Aralıksız geceler boyunca rüyalarında gördüğü, kokladığı, soluğunu hissettiği en büyük, ilk aşkı susmuştu. Beş ay, beş aydır tek bir ses gelmemişti. Bu ilk değildi ama bu kadar uzun sürmemişti daha önceleri. Neden aramıyordu? Arayacak mıydı? Sağlıkla ilgili sorunu mu vardı? İlişkileri bitmişmiydi? Beklediği bir şey ya da zaman mı vardı? Bir dünya cevapsız soru. Ve nihayetinde nasıl bir kandırmaca yaşadığının kanıtını tam da korktuğu gibi dün öğrenmişti Gizem. Gururunu ayaklarının altında çiğneyerek Soner’in arkadaşlarından birinin kapısını çaldı. İlk olarak:

– O iyi mi?, diye sordu.

– İyi ama sana verecek bir cevabı yok sanıyorum. Artık gözlerinde sana duyduğu aşka ait iz göremiyorum. Zaten bir gün bitecekti, biliyordun. Bütün aşklar biter. Evet sizinki gibisine bu son hiç yakışmadı ama galiba bitti. Benim bildiğim karısına döndü. Hatta yirmi gün kadar oluyor, beraber gidip karısına beğendiği kürkü aldık. Şimdilerde de evlerinde tadilat yaptırıyor. Karısının sözünden çıkmıyor. En iyisi unut sen onu, dedi.

– Belki de yeni bir sevgilisi var?

– …

Gözünde, yüreğinde yüceltip taparcasına sevdiği, herkesten üstün tutup saygı duyduğu adamın değersiz bir korkak ve herkes gibi olduğunu duydu Gizem kulaklarıyla. Beceremedim, ilişkiyi taşıyamadım, heyecanım bitti, başka birine aşık oldum herneyse hissettikleri, suskunluğuna sebep herneyse onu Gizem’in gözlerinin içine bakarak söyleyebilecek yürek bile yokmuş Soner’de. Koca adamı yerle bir olmuştu. Kendisinin de, Soner’in sevgili çöplüğünde yerini aldığını biliyordu artık. Bu işler böyle oluyordu demek. Nasıl bu kadar kör ve aptal olabilmişti. Bizim yaşadığımız herkesinkinden farklı yalanına nasıl da inanmıştı. İşte tüm bu bildikleri, çok geç de olsa farkına yeni vardıklarıyla uyanmıştı bu sabah. Aklına geldikçe silkelediği ihtimallerin gerçek olabileceğine aylar boyunca inanmak istememiş, direnmişti. Soner başkaydı, böylece bırakıp gitmezdi onu!

Aşk böyle bir şey miydi, olamazdı. Yaşadıkları nasıl yalan olabilirdi. Kaçamak buluşmalar, soluksuz sevişmeler, bakışlar, yazılanlar, söylenenler, gittikleri seyahatler… Hepsi, her şey nasıl yalan olabilirdi. Yalanmış.

Kolları ve dizlerine abanıp doğruldu koltukta Gizem. Ağır adımlarla banyoya doğru yürüdü. Banyo kapısında soyunup duşa girdi. Gözlerini kapatıp dakikalarca akan ılık suyun altında durdu. Susmuştu. Içindeki tüm sesler susmuştu. Gene ağır hareketlerle duştan çıkıp gri kot pantolon, siyah kazağını giydi. Saçlarını kuruttu. Dün eve döndüğünde sokak kapısının koluna astığı çantasını alıp çıktı evden. Arabasına bindi. Yollar bomboştu. Sahile doğru sürdü. Aracını park etti. Kulaklıklarını cep telefonunun hoparlörüne bağladı. Montunun fermuarını boğazına kadar çekti ve arabadan inip yürümeye başladı. Erkenci balıkçıların demledikleri çayların taze kokusu, martıların eşlikçisi gibi sahil şeridinde Sarıyer’e doğru  yürüdü. Üşümüştü. Durdu. Kaldırımın karşısındaki kafeye baktı. Kırmızı tenteleri, sarkıt ampüller, ısıtıcıların kızıllığı, kaldırıma dizili masalar… Soner’le bir keresinde buradan pizza sipariş edip yataklarının sıcaklığında yemişlerdi. Sonrasında Soner’in göğsünde, kokusunda uyumuştu. Yaya geçidini adımlayıp karşıya geçti. Yol kenarındaki masalardan yanına ısıtıcı konulmuş olanlarından birine yöneldi. Sandalyesini çekerken son anda gördüğü, yan masada oturan adamla sade tebessümle günaydınlaştılar.

Gizem ellerini sıkıca kavrayan sarı eldivenlerini çıkartıp masanın üzerine koydu. Cebindeki sigara paketini çıkarttı. Tüttürdüğü sigarasını yarılamıştı ki yan masada oturan adam kalktı:

– Kendime türk kahvesi söyleyeceğim. Siz de içer misiniz?

Orta boyun ve orta yaşın biraz üstü, sade şık giyimli, gözlüklü biriydi. Hafif kır düşmüş saçlarıyla hoştu.

– Olur aslında.

– Sade?

– Sade, lütfen.

Birkaç dakika sonra önde elinde Gizem’in kahvesini taşıyan garson, arkasında kendi kahvesiyle adam geldiler.

– Afiyet olsun, diyerek geçip kendi masasına oturdu adam.

Aslında yan yana oturuyorlardı. Aralarında yalnızca içinde lükstürüm bitkisi dikili olan bir saksı vardı. Adamın yaktığı puronun kokusu, dumanı Gizem’in masasındaydı. Oturduğu sandalyesinden, adamın sol bacağının üzerine koyduğu sağ bacağını da görebiliyordu Gizem. Bir saate yakın maviye karşı, aralarında yeşil, yan yana oturdular. Sessizce… Taze bir kahve söylemek için bu defa Gizem ayaklandı, adama da teklif etti. Gene kibarca:

– Siz gelmeden önce bir tane daha içmiştim, fazla gelir. Teşekkür ediyorum, dedi adam.

Bir puro, iki türk kahvesi, dört sigara, bir filitre kahve… Kulağındaki müzikle düşüncelerinde dans eden Soner’li hatıraları… İnanmazlık peşini bıraksın istiyordu. Umudun söküp denize atabileceği bir şey olmasını diledi. Puro kokusu dağılıyordu içine. Yarım saat daha geçmişti. Adam bu defa bir şey demeden kalkıp kafenin içine girdi. Sonra dönüp masasından telefon ve puro kutusunu aldı.

– Size iyi günler diliyorum, hoşçakalın.

Dedikten sonra valeye doğru yürümeye başladı. O sırada Gizem yanına gelen garsondan hesabı istedi. Aldığı:

– Az önce kalkan beyefendi ödedi hesabınızı.

Cevabı üzerine hiç düşünmeden kalkıp adama doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Adam arabasına binmişti.Penceresinin önünde durmuş ona bakan Gizem’i görünce biraz şaşırarak pencereyi açtı. Tebessüm ve sorarak baktı.

– Hesabımı ödemişsiniz.

– Lafı bile olmaz, afiyet olsun.

– Ama teşekkür etmeme fırsat vermeden gidiyorsunuz.

– Rica ederim gerçekten lafı bile olmaz. Yürüyüş yapıyordunuz sanırım.

– Evet, biraz kafa dağıtmak için.

Adam arabasından indi.

– Ben günün bu saatlerini, sabahın erkenini çok severim. Uzun mu yürüdünüz, üşümüşsünüzdür.

– Aracım gerideki lokelin önünde, fazla mesafe yok ama dediğiniz gibi yürürken üşüdüm biraz.

– Müsade edin bırakayım sizi aracınıza.

– Sizi bekletmek istemem. Yalnızca teşekkür etmek istemiştim.

Elini uzattı:

-Ben Gizem.

– Ömer.

– Umarım sizinle gene bir gün, bir yerde tesadüf eder karşılaşırız ve o defa kahveleri ben öderim Ömer.

– Umuyorum. Ve sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

– Hoşçakalın.

– Hoşçakalın.

Dönüp masasına oturdu. Adam siyah renkli arabasıyla önünden geçerken oldukça yavaşladı ve el salladı Gizem’e. Ardından, müşteri kalabalığına bulaşmak istemediği için toparlanıp mekandan ayrıldı Gizem de.

Sabahın süprizi. Çok büyük ihtimal bir daha asla göremeyeceği bir adam sabahın erkeninden çıkıp gelmiş ve Gizem’e bir tebessüm hediye edip gitmişti. Bir tebessüm. Hem de böyle bir dönemde, bir sabah mucizesi. Hayat devam ediyor demekti bu. Silkelenip yoluna devam et demekti. Gülümse demekti. Kırıldığın, incindiğin yerler tamir edilir, zaman ilaç demekti. Adam bir kuş tüyü gibi sabahına konmuştu Gizem’in…

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 04 Mart 2019 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

13 ocak

 

 

“Gençlik de geçer çünkü, güzellik de. Sonunda iyiyse eğer, hikaye kalır. Hikayeler aslında etlerimiz gevşedikçe güzelleşir.” ( Ece Temelkuran )

Zamanın hızla geçip gidiyor oluşu ya da zamanın olduğu yerde duruyor bizim onun içinden geçip gidiyor oluşumuz ya da zaman diye bir kavramın olmadığı, doğduğumuz andan itibaren ölüme yürüdüğümüz gibi düşünce, cevapsız soruların anlamsızlaştığı bir yaş dönümü arifesi gecesindeyim. Mutfakta cam kenarında duran masada, geçen yıl oturduğum aynı sandalyede, aynı fincana koymuş olduğum taze kahveyi yudumluyorum.

Içimden bakınca dış görünüşümde bir değişiklik yok muş sanıyorum. Aynada dışıma baktığımda zaten en yabancısıyım kendimin. Içsel hissedilişe gelince biteviye yaşanan, kimi – çoğu birbirinin tekrarı günlerle bir yılı daha tüketmiş olduğumun ayrımındayım. Ruhsal olaraksa; şaşkınım. Zamana, zamansızlara, olanlara, bitenlere, gelen – gidenlere karşı çok büyük çaresizlik duygusu içindeyim. Adeta ben hiçbir şey yapmıyor – yapamıyorum da hayat yaşıyor muş gibi. Önceden yazılmış bir filmin figûran oyuncusu gibiyim…

Geçen yıl  kendime yazdığım günceyi tekrar okudum az önce, değişen bir şey yok. Değişen yalnızca artık onları yazacak takatîmin olmaması. Ama şunu da biliyorum ki; böyle hissedişim yalnızca bu akşamlık, içinde bulunduğum anlık olabilir. Çünkü neredeyse her sabah hayata – hayatıma dair yeni sorularla uyanıyorum. Cevaplar mı? Işte çoğunlukla onları bulamıyor sonunda da aramaktan vazgeçiyorum.

Yazdığı bir çok güzel şeyin arasında ‘Hayalin, gerçeğe değdiği yeri seviyorum.’ yazmış Şükrü Erbaş. Bu cümleye tutunduğum ise çok oluyor. Kurduğum hayallerimin çoğuna inanmak istiyorum. Tam inanacakken; geçmişin hatıralarıyla geleceğin hayalleri arasında sıkışıyorum. Bir hayal kırıklığı durumu var ya; içe korku salıp eli kolu bağlayan, bağlanıyorum. ‘Sonunu düşünen kahraman olamaz.’ derler işte ben bu kadar düşüne – korka asla kahraman olamayacağım.

Amanın da amanın nasıl bir dipse düştüğüm! Kahveden mi, geceden midir, bugün yaptırdığım dip boyasından mıdır? Tüm bu düşünüp güzel kafamı yorduklarımı özetleyen en özlü söz ki; kendisi ekşi sözlükte birinin yorumladığı üzere ‘ Korkunun ecele faydası yoktur ‘ un porno versiyonudur: ‘ Kaderde varsa düzülmek, neye yarar büzülmek.’

Plan, program mış, hayal miş, musmutlu bir hayat mış, salt gerçekler, hayatın anlamıy mış falan füttürüp gitsinler. Gizemli kalan tek organımızın bile şifreleri çözüldü çözülecek, bilgisayarlar, yapay zeka insanlığın kapısına dayanan yumurta pozisyonundayken gerçekten kalıveren, kendime güzel beynimi bunlarla yormamalıyım.

Bu arada olunan yaş geçen yıllarla hesaplanıyorsa; kimine göre 43 oldum, kimine göre sonrakinden gün almaya başladım, en sevdiğim kimilerine göreyse hissettiğim yaştayım. Bak bunda bile net olamıyoruz. Fark ediyor mu? Bence, hayır. Kaç yaşında olduğumuzun engel olamadığımız bedensel, tensel değişiklikleri dışında ne anlamı olabilir ki? Zaten adına hormon denilen sıçtıklarım ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Nasıl bir esaretse bu insan olma hali!..

Bu arada; yolun yarısına kaç yaşında gelmiş oluyorduk?

Of! Yoruldum. Şimdi annem olsa kendisi durmaksızın kafasında bir dünya şey düşünmüyor, geceleri erkenden uyur geceyarılamaz mış gibi; ‘ Bok var bu saatte oturmuş bunları düşünüyorsun, yat zıbar! ‘ derdi. Yatacağım.

Ama son olarak:

Bilinen, bilinmeyenlere

Bilebildik, bilemediklerime

Özellikle artık bilmek istemediklerime

Bir ağaç gölgesine

Içimizde kalan düşlere

En çok kendisine dürüst olanlara

En çok kendisini sevenlere

Merhem olanlara

Şarkılara

Şiirlere

Şifa verenlere

Maviye

Sırları saklayan denizlere

Kuşlara yuva olan gökyüzüne

Hikayeler anlatan kitaplara

Aşk acısı çekenlere

Beyaz kelebeklere

Vuslata erenlere

Dua edenlere

Zencefil ve tarçına

Arılara

Çocukluğa

Kauçuk ağacına

Yar olanlara

Anama

Babama

Kardeşlerime

Erdo’ya

Elif’e

Oğuz’a

Lilyum kokusuna

Tek sayılara

Tebessüme

Paylaşabilenlere

Bir lokma ekmeğe

Bin şükürle…

İyi niyetimle…

İyi dileklerimle…

Melekler Korusun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 11 Ocak 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: